Kur’an | Türkçe Çeviri | Hüseyin Atay ( d. 1930 )

KUR’AN | Türkçe Çeviri : Hüseyin Atay

Okunma Zamanı: 03 – 18 Nisan 2022

Kutsal Kitap | Mayıs 2019 – Destek Yayınları
626 sf.

Selâmlar,

Yıllar içinde okuduğum, Kur’an’ın Türkçe çevirileri, birkaç kez Yaşar Nuri Öztürk ve Sadık Türkmen’e aittir. Bu isimlere daha sonra İhsan Eliaçık, Mehmet Okuyan, Niyazi Kahveci ve Sonia Cihangir katıldı. Ancak onların emeklerini henüz okumadım. Zaman içinde okuyacağım.

Sevgili Okurlar; ben Kur’an okunan ve namaz kılınan bir evde büyüdüm. Lâkin şöyle bir gerçek var ki, hiçkimse ne anlattığına dair birşey söylemezdi. Hatırladığım şeyler, rahmetli anneannemin bizi etrafına toplayıp anlattıkları idi.
Yaşım ilerledikçe, ezberlediğim duaların ne anlama geldiklerine bakar oldum. Okuduklarımın ne anlama geldiğini bilmek ve anlamak isterim, çünkü okuduğumla aramda bir sıcaklık ve enerji ancak bu şekilde oluşuyor. Okumak da bir muhabbet şekli bana göre.

Sonraları Yaşar Nuri Öztürk’ü keşfedince onun kitapları ile devam ettim. Artık günümüzde pek çok çeviri ve meal var. Yukarıda adını saydığım isimler kimi çevrelerce hoş karşılanmıyor. Ancak ben onlara katılmıyorum. Tercihlerimden de belli zaten. Hatta ve hatta Oxford Üniversitesi’nin “Klasikler ” serisinden yayımlanmış iki farklı kişinin yaptığı iki İngilizce çeviri Kur’an’ı da aldım.
İlle de Arapça okunmak zorunda olduğuna katılmıyorum. Çünkü o zaman “Âlemlere rahmet” olamazdı. Bu benim düşüncem elbette. İşin özü, güzel ahlâk ve samimi bir yaklaşımla anlamaya çabalamak. Her okumada yaptığımız gibi. Zira her kutsal metin aynı zamanda bir edebi metin değil mi? Onlarca filme ve başkaca kitaplara konu olduğunu bilmekteyiz.

Sağdaki kartpostal, Ağa Han Müzesi Hazineleri’ne ait 1200 civarı yıllardan Endülüs Kur’an yaprağı.

Hüseyin Atay’ın okuduğum bu çevirisi Destek Yayınları’ndan çıkmış. Daha önce kendi yayınevi basmıştı. Baskı kalitesi çok güzel. Arapça yok, sadece Türkçe çeviri. Çeviride kullandığı kimi kelimeler için kitabın sonuna “Sözlükçe” konulmuş. Ayrıca sevdiğim bir detay da şu; her surenin, kullanılan ve bilinen Arapça adının yanına Türkçe adını da yazmış. Böylece, örneğin, Felâk bölümünün “Karanlığı Yarma“, Nâs bölümünün “İnsanlık“, İhlâs bölümünün “Özlük“, Kevser bölümünün “Çok Şey“, Nahl bölümünün “Bal Arısı” olduğunu öğrenmiş oldum. Düşünebiliyor musunuz, sadece bal arısına özel bir sure var!

Bunun dışında doğrudan adı geçip not aldıklarım şunlar: hurma, incir, zeytin, zeytin ağacı, nar, süt, zencefil, koyun, keçi, deve, sığır, inek, bıldırcın, balık, şarap, at, eşek, katır, zakkum ağacı, başak, çardaklı ve çardaksız bağlar, kudret helvası vb.

Bu kitabı hediye etmek istedim. Çünkü olabilecek en sade şekilde çevrilmiş. Daha önce hiç okumamış olup, fikir edinmek isteyenler için ideal olduğunu düşünüyorum. Ancak baskısı görünmüyor. Umarım geçici bir durumdur.

Hüseyin Atay’ın emeğine yürekten teşekkür ediyor, sevgimle ve şevkimle iletiyorum.

Sağlık, esenlik ve kitaplar hep sizinle olsun!

Alıntılar:

●”İnananlar ve inançlarına bir zulüm karıştırmayanlar, işte onlara güven vardır ve onlar doğru yoldadırlar.”
Sığırlar/ En’am Bölümü 82. / Bu kitaptaki sayfası: 137

●”Ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme, doğrusu, yeri delemezsin ve boyca dağlara erişemezsin.
Gece Yolculuğu / İsra Bölümü 37. / Bu kitaptaki sayfa: 284

●”Ey insan! Sana Kur’an’ı sıkıntıya düşesin diye değil, ancak bilinçle saygılı olana bir hatırlatma olsun diye, Yeri ve yüksek gökleri yaratanın katından bölük bölük indirdik.
Ey İnsan / Tâ-Hâ Bölümü 1-4 / Bu kitaptaki sayfa: 311

●”Gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin değişik olması O’nun belgelerindendir. Doğrusu bunlarda bilenlere belgeler vardır.
Bizans / Rum Bölümü 22 / Bu kitaptaki sayfa: 405

●”(…) Dünya hayatı sakın sizi aldatmasın. Aldatan da sakın sizi “Allah” diyerek aldatmasın.
Lokman Bölümü 33 / Bu kitaptaki sayfa: 413

●”Biz, bu Kur’an’ı yabancı bir dil ile ortaya koysaydık, “Öğretileri ayrıntılı olarak açıklanmalı değil miydi? Bir Arab’a yabancı bir dille mi?” derlerdi. De ki: “Bu, inananlara doğruluk göstergesi ve şifadır.” (…)
Ayrıntı/ Fussilet Bölümü 44 /
Bu kitaptaki sayfa: 480

Gülendam Nenem, Rumi, Annem ve Ben | Yalvaç Ural

Gülendam Nenem, RUMİ, Annem ve Ben | Mesnevi’den Masal, Fabl ve Öyküler | Yalvaç Ural ( d.1945)

Okunma Zamanı: 13 – 15 Nisan 2022

Resimleyen: Erdoğan Oğultekin

Masal, Fabl ve Öyküler | 1. baskı – Mayıs 2021

YKY Doğan Kardeş | 12 yaş ve üstü | 307 sf.

Selâmlar!

Çocuk edebiyatı denince, akla en başta gelenlerden birisi Yalvaç Ural kuşkusuz.

Gülendam Nenem, Rumi, Annem ve Ben‘in titiz ve kapsamlı bir çalışmanın sonucu olduğunu, kitabın kallavi ve çok beğendiğim içeriğinden anlıyorsunuz.

Adından da belli olduğu üzere içerikte Yalvaç Ural’ın aile bireyleri de var. Öncelikle yazarın Önsöz‘ünü okuyorsunuz; sonra Gülendam Nene’yi tanıyoruz, sonraki bölümde ise Nene’nin, Masallarla Dolu Geceler‘de neyi nasıl anlattığını öğreniyoruz.

Kitabın ana kısmını ise Mesnevi’den seçkiye alınan toplam 71 adet Masal, Fabl ve Öyküler oluşturuyor. Hem küçüklere hem büyüklere…

Okurken, hiç kullanmadığımdan olsa gerek, bazı kelimeler dikkatimi çekti. Bunların kimisinin anlamını dipnot olarak vermiş yazarımız. Örneğin:


salkı > haber / yeğinlik > şiddet / ayrımlı > farklı /
iye olmak > sahip olmak

Yalvaç Ural:

Çocukluk yıllarımı anımsadığımda gözlerimin önünden öylesine yoğun bir bilgi yumağı ve anılar demeti geçiyor ki, bunları bir araya toplayınca kocaman bir yapboz çıkıyor ortaya. İşte Gülendam nenemin Mevlâna Celaleddin Rumi’nin Mesnevi’sinden anlattıkları ve sonraki yıllarda yaptığım okumalardan derlediğim bu seçki, aslında bu büyük yapbozu oluşturan önemli eksik parçalardan biriydi. Bunları yazarken Gülendam nenemin anlatısına ve günümüz diline sadık kalmaya çalıştım.” (s.13) demiş.

Yukarıda bahsettiğim kelimelere takılmam dışında, tüm okumam su gibi aktı sevgili okurlar.

Yazımın girişindeki kitabın künyesinde belirttiğim “12 yaş ve üstü” her ne kadar çocuklar için bir yaş aralığı gibi görünse de; kitabın Masal, Fabl ve Öyküler‘in bitiminde yer alan üçüncü grup içeriğin genelde büyüklerin kavrayışına hitap ettiğini düşünüyorum. Zira o bölüm, henüz okuyamadığım Mevlâna’nın eserlerinden Mesnevi dahil, Divan – ı Kebir, Mektuplar, Fihi Ma -Fih, Meclis – i Seba hakkında bilgiler vermiş. Ayrıca başkaca ilginizi çekip, hoşunuza gidecek bilgilere de rastlayacaksınız!

Yalvaç Ural’ın emeği kadar harika resimleme için Erdoğan Oğultekin’e de yürekten teşekkür ediyorum. Ve elbette Yapı Kredi Yayınları’na da, içinde bulunduğumuz ekonomik şartlarda, bu dolu dolu içerikli güzel kitabı biz okurlarla buluşturduğu için minnettarım.

Sevgili Okurlar, Mevlâna ile tanışmak adına güzel bir başlangıç kitabı olmuş Gülendam Nenem, Rumi, Annem ve Ben! Hem gençlere hem de yetişkinlere hediye edebileceğim kitaplar listeme ekledim.

Sevgimle ve şevkimle ilettim. Sağlık, esenlik ve kitaplar hep sizinle olsun!

“Kaygı, hastalığın kardeşidir.” Mevlâna ( s.180 )

Endişe Nehri Geçiyor | Hans Blumenberg

Endişe Nehri Geçiyor | Die Sorge geht über den Flub | Hans Blumenberg ( 1920 – 1996 )

Çeviri: Cemal Ener

Okunma Zamanı: 04 – 12 Nisan 2022

Felsefe | İlk basım – Şubat 2014

Metis Yayınları | 192 sf.

Selâmlar,

Her ne kadar plânlı okumalar yapmıyorsam da, enteresan bir şekilde, okuduğum bir önceki ya da bir sonraki kitap birbirlerinin ayak izini taşıyor oluyor. Enerji birleşmesi mi, zihnim mi çağırıyor bilemedim. Adı her ne ise Endişe Nehri Geçiyor‘da bir önceki okumam Yaşamanın İmkânsızlığı Üzerine Bir Diyalog kitabında bahsi geçen konulara denk geldim.

Endişe Nehri Geçiyor altı ana bölümden oluşan; Goethe, Thomas Mann, Rilke gibi edebiyat üstadlarından örneklerin yanısıra, Leibniz, Wittgenstein, Heidegger, Schopenhauer gibi felsefecilerle de hemhal olunan bir kitap.

Biyografisine göre Hans Blumenberg, “yirminci yüzyılın ikinci yarısının en önemli ve en sıradışı Alman filozoflarından biri olarak kabul ediliyor. Olağanüstü felsefi ve teolojik bilgi birikimini yansıttığı ve has denemecilere özgü ironik üslubuyla kaleme aldığı eserlerinin temel konusu, insanın tarihi nasıl deneyimlediği meselesi, buna bağlı olarak da tarihin retoriği ve meteforlarıdır.

Bu bağlamdan yola çıkarak, okumam sırasında not aldığım bazı metaforları paylaşmak isterim:

• açık sonlu deniz yolculuğu metaforu
• gemi tadilatı benzetmesi
• Schopenhauer’in sınır direği ve mezar taşı metaforu
• Bergson’un geliştirdiği akan hayat metaforu
• geminin karaya oturması metaforu
• verimli toprak metaforu
• halkı zayıf düşürecek sinsi zehir, asfalt metaforu
• Wittgenstein ‘ın bataklık ve duvar metaforu

Teolojiyi, edebiyatı ve mitolojiyi de sinesinde barındırdığı için kimi yerlerde dikkatimin dağıldığını itiraf etmekle birlikte, metaforların açıklamaları ve verilen enteresan örnekler ilgiyle okumama sebeptir.

Hans Blumenberg diyor ki:

Her düşünürde, kendisinden çok, çağına ait gibi görünen metaforlar vardır. Bunlar, kimi zaman onun teknik sorularının ve teknik kararlarının arka planını açığa çıkarırlar.” ( s.97)

Hal böyleyken, açılıyor felsefe perdesi ve peşinden bazen teoloji bazen edebiyat ve onunla bağlantılı anektodlar huzura geliyor.

Teoloji demişken; bu ay Hüseyin Atay’ın Kur’an’nın Türkçe Çevirisi’ni de okumaktayım; ve Endişe Nehri Geçiyor‘daki kimi örneklere orada da denk gelmek hoş oldu doğrusu. Bundan sebep konuyu kitabın adına bağlayacağım Sevgili Okurlar.

Endişe Nehri Geçiyor… Endişe, Fırat Nehri veya Dicle Nehri gibi bir nehir ismi değil efendim. Ya n’ola? Endişe, alegorik bir karakter. Ve bu karakter nehri geçiyorken avucuna bir balçık alıyor. Burada referans verilen durumun teolojik yani dinî bir karşılığı var kuşkusuz. Ancak detaylarına tabii ki girmeyeceğim. Kitabı okumaya niyetlenenler olursa, ilgili bölüme geldiklerinde neler olduğunu öğrenecekler.

Sevgili Okurlar; Hans Blumenberg, Goethe ile bağlantılı bir anekdotu aktardıktan sonra öyle bir cümleyle bağlamış ki konuyu – okur okumaz – kocaman bir gülüş peydah oldu yüzümde! Buyurunuz:

Kitapların yalnızca okunmak için alınması gerekmediğini gösteren bir belge.” ( s.53)

Ezcümle, Endişe Nehri Geçiyor, bir oturuşta bitirilecek bir kitap olmamakla beraber, ilginç bakış açılarına kapı aralayan, kimi kez zorlu ancak keyif de alacağınız bir kitap. Dolayısıyla, sevgimle ve şevkimle iletirken, okuyup okumama keyfiyetini sizlere bırakıyorum.

Adına kültür denilen, bu barbarlığı-yumuşatma-sisteminin sakıncaları da vardır tabii. Bu sakıncalar, sapa yol olarak her yolun, sonuçta bir “görüşün” ya da bir görüşe yakınlığın neticesi olmasından doğar. Dünya görüşlerinin çoğulculuğunda barınan uzlaşmazlık bir risktir, ama yeterince makul bir risktir.” ( s.121.) demiş Hans Blumenberg.

Ne düzeyde haklı olduğu ve o riskin makul olma derecesi konusunda, dünyamız adına ciddi “endişe” taşıyorum Sevgili Okurlar ve yanılmış olmayı diliyorum.

Bu arada, bu derece girift bir kitabı – pek çok cümle neredeyse bir büyük paragraf gibi – akıcı bir Türkçe ile dilimize kazandıran Cemal Ener’e teşekkür ederim.

Sağlık, huzur ve kitaplar hep sizinle olsun efendim!

“İnsan teselliye muhtaç bir varlıktır.” ( s.133)

Yaşamanın İmkânsızlığı Üzerine Bir Diyalog | Osman Çakmakçı

Yaşamanın İmkânsızlığı Üzerine Bir Diyalog | Osman Çakmakçı ( d.1965 )

Okunma Zamanı: 03 – 04 Nisan 2022

Çizimler: Emel Akın

Diyalog – Felsefe | 1. Basım – Ekim 2021

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları | 73 sf.

Selâmlar,

Osman Çakmakçı’nın Konuşmanın İmkânsızlığı Üzerine Bir Diyalog kitabını 2018 yılında okumuş ve çok beğenmiştim. Bu kitabı yayımlanınca hiç düşünmeden aldım elbette. Şiir ve deneme kitapları da var. Şiirlerini henüz okumadım ancak Vakıfbank Yayınları’ndan çıkan Radikal Kitaplar adlı deneme kitabını alalı epey oldu, onu da bu ay okumak istiyorum.

Yaşamanın İmkânsızlığı Üzerine Bir Diyalog da yine bir felsefi sorgulama yolculuğu. Diyalog boyunca, tabiri caizse, merdivenleri birer birer çıkarken, durup bi’ nefes alıp, ne okudum şimdi dedikten sonra, yeni basamağa adım atıyoruz efendim.

Yaşamak dediğimiz şeyin, bir uğraş olduğu; çabalamak gerektiği; anlam denen şeyin İnsan’la ortaya çıktığı ve Doğa’nın anlama ihtiyacı olmadığı vurgulanıyor. Hepsi bu değil tabii. Yazarın diyalog sistematiği sizi bir yerden alıp bir yere vardırıyor. Aslında “varmak” ne kadar doğru bir kelime bu süreçte bilemedim. Belki de, yaşamdaki anlam arayışımızın döngüsünü; bu döngünün niçin bozulduğunu ve yeniden nasıl inşa edilebileceğini açıklamaya çalışmış desem daha doğru olur.

Hani, “anlatılmaz yaşanır” derler ya sevgili okurlar, teşbihte hata olmaz, “anlatılmaz okunur” diyeyim ben en iyisi. Çünkü fazla derine gidersem yazarın düşünme sistematiğini bozacağım gibi sizin kafanızı karıştırma ihtimalim de yüksek. Böyle yazdım diye, zor bir okuma olarak algılamayın lütfen. Anlatımı net ve örnekli. Günümüz insanının neye maruz kaldığını ve neye ihtiyacı olduğunu çok güzel aktarmış. Verdiği olumlu ve olumsuz davranış örnekleri içinde kendinizi bulursunuz belki. Zira olumsuz davranış örneği bana çok benziyorken, olumlusu tam da eşimi tarif ediyordu!

Uzun lâfın kısası; ben ilgiyle ve severek okudum diğer kitabı gibi. Sevgimle ve şevkimle iletiyorum. Keyfiyet siz okurlara kalmış.

Sağlık, esenlik ve kitaplar hep sizinle olsun.

🌳”… esas olan var olanı sürdürmek değil onu değiştirmektir. Tabii daha gelişkin bir yaşama doğru. Daha insani olana doğru.” ( s.40)

🌳”… insan daha en başından bir bilince sahip olması hasebiyle Doğa’dan kopuktur, onun içinde değildir, ona yabancıdır.” ( s.48)

“Yaşamın amacı olsa olsa anlamaktır; anlamaya çalışmaktır. Sonra da kabullenmektir. Sükûnettir, dinginliktir ve elbette ahenktir.” ( s. 65)

Sonra Hayat | Onur Çalı

Sonra Hayat | Onur Çalı ( d.1984 )

Okunma Zamanı: İki arada bir derede

Deneme | 1. Baskı – Şubat 2021

Alakarga Yayınları | 116 sf.

2020 Vedat Günyol Genç Deneme Yazarı Ödülü

Daha önce okumadığım bir kalem Onur Çalı. Öykü kitapları da yazmış. Deneme okumayı da sevdiğimden, üslûbunu bu kitabıyla tanımak istedim. Baştan diyeyim diyeceğimi; pek beğendim. Hınzır bir tarzı var, oyuncu.

Sonra Hayat, yirmi denemeden mürekkep; akıcı ve merak ettiren anlatımı vesilesiyle sayfaları peş peşe çevirdiğinizden su gibi gidiyor. Aman diiim yanınızda kâğıt kalem bulundurun zira not almak isteyeceğiniz yazarlar, şairler, kitaplar ve bilgiler içeriyor yazdıkları. Alejandro Zambra’dan girin Kurt Vonnegut’dan çıkın; Çehov’dan girip Salâh Birsel’den çıkın. Neruda’ya selâm verip, Nazım Hikmet kime selam gönderip “ben Deniz Kızı Eftalya değilim” diyerek posta koymuş, okuya okuya varacaksınız hızla sona!

Merakla ve keyifle okudum, sevgimle ve şevkimle ilettim.

Sağlık, esenlik ve kitaplar hep sizinle olsun!

Not: Bu kitaptan öğrendiğim kelime ve fiil:

• rûberû > yüz yüze
• künhüne varmak > bir şeyin özünü, aslını anlamak

“Üslûp (…); yazarın okurla, okurun yazarla el ele vererek birlikte bir damak zevkine sahip olmaları, önlerine konan her yemeğe gönül indirmemeleridir.” ( s.109 )

📚Ne Okudum – Mart – 2022 📚

Olabildiği ölçüde – ilgi alanıma giren –  farklı türlerde okumalar yapmaya çalışıyorum. Bazen mümkün oluyor bazen olmuyor. Yine de bu ayki okumalarımdan memnunum.

Sevgimle ve Saygımla ilettim.

Sağlık, huzur ve kitaplar hep sizinle olsun!

📚Ne Okudum | Mart – 2022📚

🌳Kalbe Seslenmek Zordur – Roman Dediğimiz Şey | Francis Marion Crawford | MAKALE | Çınar Yayınları

🌳1890’larda İstanbul | Francis Marion-Crawford | ANI | İş Bankası Kültür Yayınları

🌳İstanbul Maviyken | Tolga Gümüşay | ROMAN | Altın Kitaplar

🌳De Ayrı | Ayhan Korkmaz | KİŞİSEL GELİŞİM | Alfa Yayınları

🌳İnanç Ya da İnançsızlık | Umberto Eco & Kardinal Martini | MEKTUP | Nora Kitap

🌳Aşk Hep Yeni Başlar | Bertolt Brecht | ŞİİR | Sözcükler Yayınları

🌳Kalpten Seven İnsanlar | Müge İplikçi | ÖYKÜ | Can Yayınları

🌳Fresh Water For Flowers | Valérie Perrin | ROMAN | Europa Editions | Şubat ayından kalan bölümleri tamamladım

🌳Gerçek Sensin | Meral Kır | Romantik Gerilim ROMAN | Olimpos Yayınları

🌳Aydemir | Müfide Ferit Tek | TEZLİ ROMAN | Kaknüs Yayınları

🌳Çizmeye Değer | Hicabi Demirci | KARİKATÜR – Çizgi Yorum | Desen Yayınları

🌳Siyasi Dinler | Eric Voegelin | DÜŞÜNCE – İNCELEME| Küre Yayınları

🌳Birdenbire İstanbul | Selçuk Demirel | ÇİZGİ – YORUM + Edebî eserlerden alıntılar | Yapı Kredi Yayınları

İstanbul Maviyken | Tolga Gümüşay

İstanbul Maviyken | Tolga Gümüşay ( d.1972)

Okunma Zamanı: 23 – 25 Mart 2022

Roman | 1. Basım – Şubat 2020 |

Altın Kitaplar | 246 sf.

Madam Anastasia Romanova ( Barones ), Pera Beyefendisi Vasili, Kadırgalı Agop Bey, Mucit Selim, Lâle Hanım, Bella, Orhan Veli, Sait Faik, Abidin Dino, Chagall vb. Beş benzemez gibi geliyor insana önce ancak bir zamanların İstanbul’unu düşününce “bir ah çeksem karşıki dağlar inler” ifadesi hem özleme hem de geçmişin acılarına referans olsun isterim.

İSTANBUL MAVİYKEN! Sen ne güzelliklere kucak açmışsın.

Sevgili Okurlar; ben bu “büyülü gerçek” romanın içinde kendimi kaybettim desem yeridir! Çoook beğendim.

Roman, 1992 yılının kışında, Beyoğlu Nevizade’nin loş bir meyhanesinde başlıyor. Masada, babası başarılı ve ünlü bir gazeteci, annesi ise yetenekli bir ressam olan bir genç tek başına oturuyor. Annesini ve babasını birlikte bir kazada kaybetmenin ve hayatının muhasebesini yaparken Vasili giriyor içeri. İşte buradan sonrasında yolumuz şairlere ve ressamlara düşerken; kendinden geçmiş bu genci oturduğu apartmana götürüyor Vasili. Sonrasında tek tek bina sakinleri ve onların kesişen hayatlarının, kendini merakla okutan hikayesi!

Barones’i vesile edip, 1920’lerin işgal İstanbul’una götüreyim sizi, sabrınızı talep ederek. Diğerlerinin hikâyesi ve yollarının nasıl kesiştiği kitabı okuyacak olanlara kalsın isterim. Zira her biri birbirinden derin.

Buyurunuz…

Hayatı, üzerine kar yağdıkça mürekkebi dağılan bir Çehov öyküsünün sayfaları gibi okunamaz hale geliyor. Yolculuk süresince aralıksız gözyaşı döken Barones’i teselli edebilmek, ileriki yıllarda o sayfaları Sait Faik öyküleri, Orhan Veli şiirleri, Bedri Rahmi çizgileriyle doldurabileceğini fısıldamak istiyorum. Ama yalnızca işaret parmağımın ucuyla elimdeki fotoğrafı okşayarak genç Anastasia’nın gözlerini silebiliyorum.” ( s.39)

Çünkü genç Anastasia İstanbul’a göçmek zorunda kalmış bir Beyaz Rus. Zorunlu göçlere maruz bırakılan başkaları da olmuş İstanbul’da kuşkusuz. İşte hepsi birden bir “mavi ışık” desem. Neden mi? Mavi renk her ne kadar umudun rengi olsa da hüznün de rengi değil mi, hatta sesi de, Blues müziğinden sebep! Ancak Kandinsky’ye göre bakın neymiş:

… müzikte, açık mavi tıpkı bir flüt gibidir; koyu mavi ise çello gibi… Daha da koyulaştığında harikulade bir kontrbas olup çıkar. Mavinin en koyu ve sakin tonlarıysa bir orgun pes tonlarıyla kıyaslanabilir.” ( s.225)

Okumam süresince hem tebessüm ettim hem boğazıma bir yumru oturdu. Fakat umut galip geldi galiba!

Sevgili Okurlar, kitabın sonunda, altı sayfalık Yazarın Notu bölümü var. İster önce ister sonra okuyunuz. Ben sonra okudum. Ve fakat biliniz ki, bu kitaptaki karakterlerin çoğunun yaşanmış bir karşılığı var.Tolga Gümüşay, bir sonbahar sabahı, Beyoğlu’ndaki İstanbul Kitapçısı’nda Jak Deleon’un kitabına denk gelmese biz bu romanı okuyamayacaktık! Sonrasını siz okuyun derim, çünkü tek tek ne yaptığını anlatmış. Hem araştırmasına hem de İstanbul Maviyken kitabına verdiği emeğe yürekten teşekkür ediyorum!

İstanbul Maviyken, okuduğum ikinci Tolga Gümüşay kitabıdır. Daha önce 6 Yıl Tam Pansiyon adlı gençlik romanını okumuş sonrasında İstanbul Maviyken dahil başka romanlarını ve öykülerini de almıştım. Okumaya devam edeceğim yazarlarımız arasında kendisi.

Kitabın kapak tasarımını da çok beğendiğimi belirtmek isterim. Sıtkı Görçiz’in ellerine sağlık!

Kitaptaki Ahmet Hamdi mısralarıyla veda edeyim:

Kökü bende bir sarmaşık
Olmuş dünya sezmekteyim,
Mavi, masmavi bir ışık
Ortasında yüzmekteyim…

Sevgimle ve şevkimle ilettim!

Sağlık, esenlik ve kitaplar hep sizinle olsun!

Not: Arzu eden okurlar, kitabı okurken Fahir Atakoğlu’nun Istanbul in Blue albümünü dinleyebilirler😊

“Kendimi bambaşka bir âlemde, yeryüzü ile gökyüzü arasında kilitli kalmış mavi bir çekmecenin içinde buluyorum! Burada mavi, bir renk değil. Bir ruh hali… Dünyaya ayak uyduramamış nesnelerin üstüne toz gibi yağan, onları mekân, zaman ve işlevlerinden azat eden bir hissiyat. Derinleştikçe koyulaşan, okyanus ve düşlerle aynı maddeden yapılmış bir sezgi.” ( s.172 )

Birdenbire İstanbul | Selçuk Demirel

Birdenbire İstanbul | Selçuk Demirel ( d.1954 )

Çizer: Selçuk Demirel

Okunma Zamanı: 22 Mart 2022

Sanatın Keyfine Varma Zamanı: Sınırsız 💙

Sanat | 1. Baskı – Mart 2022 |

Yapı Kredi Yayınları | 132 sf.

Yedi tepeye kurulmuş
Pul pul
Gümüş gümüş balıkları
Pul pul
Işıktan sudan örülmüş
Canım İstanbul Bedri Rahmi Eyüboğlu

Ba – yıl – dııım!

Edebiyat ve Sanat birlikteliği nasıl güzel oluyor!
Selçuk Demirel, çizimlerine hayran olduğum sanatçılarımızdan biri.

Seçilmiş metinler ve şiirlerle yine koleksiyonluk, gözü kapalı hediye edebileceğiniz kıymetli bir çalışma olmuş Birdenbire İstanbul.

Okuma sürecimde – huy işte! – tek tek not aldım şair ve yazar isimlerini. Buraya yazmayı düşünüyordum, vazgeçtim, okuyacaklar keşfetsin isterim; çünkü bendeniz “acaba şimdi sıra kimde ve nasıl bir çizim var?!” merakıyla çevirdim her bir sayfayı. Ancak alıntılanan isimlerin sayısını söyleyebilirim: Otuz beş! Bazı isimlerden, birden fazla seçki yapılmış.

Şairler ve yazardan örnek vermem gerekirse; Sait Faik / Ece Ayhan / Orhan Veli / Ahmet Hamdi Tanpınar / Evliya Çelebi Seyahatnamesi / Salâh Birsel / Yaşar Kemal / Nazım Hikmet / Gündüz Vassaf vb.

“Biz İstanbul’u kendimize benzeten / Biz İstanbul’u bağıra çağıra seven / Biz düşlerine adres ararken / asırlarına adlarını kazan / İstanbul sevgilileri ” ( s.62) Gündüz Vassaf

Ne söylesem / yazsam az gelir! Çünkü görmek, okumak ve içinde kaybolmak gerektir!

Öncelikle Selçuk Demirel’e Birdenbire İstanbul sanatı için; sonra da, ülkemizin içinde bulunduğu olumsuz şartlarda bu güzel kitabı biz okurlarla buluşturan Yapı Kredi Yayınları’na yürekten teşekkür ediyorum!
İyi ki VAR sınız ve yüzümüzü güldürüyorsunuz!

Sevgimle ve şevkimle ilettim!

Sağlık, esenlik ve kitaplar hep sizinle olsun!

Her İstanbullu az çok şairdir, çünkü irade ve zekâsıyla yeni şekiller yaratmasa bile, büyüye çok benzeyen bir muhayyile oyunu içinde yaşar. Ve bu, tarihten gündelik hayata, aşktan sofraya kadar genişler.” Ahmet Hamdi Tanpınar
Beş Şehir / s. 40 ➡️ Birdenbire İstanbul / Selçuk Demirel

Kalbe Seslenmek Zordur – Roman Dediğimiz Şey | Francis Marion Crawford

Kalbe Seslenmek Zordur – Roman Dediğimiz Şey – | The Novel : What It Is | Francis Marion Crawford ( 1854 – 1909 )

Çeviri: Fırat Çakkalkurt

Okunma Zamanı: 21 Mart 2022

Makale | 1. Basım – Ekim 2020 |

Çınar Yayınları | 51 sf.

1890’larda İstanbul kitabının yazarı Francis Marion Crawford’un dilimize çevrilmiş başka bir kitabını daha bulmanın sevincini yaşıyorum😄 Baktım ki var, semtimizdeki Kırmızı Kedi Kitabevi’ nde aldım soluğu! Allah beni nasıl bilirse öyle yapsın!

Mevzuya gireyim. Bu kez “Roman Nedir?” e odaklanmış bir makale var elimde. Çınar Yayınları’nın “Akıl Fikir” serisinden çıkmış. Akşam yemeği sonrası okumama hoşgeldiniz efendim!😊

Crawford’un hınzır bir yazım tarzı olduğunu 1890’larda İstanbul kitabında hissetmiştim, bu makalesinde de aynı şeyi hissetim. Kesin hınzır bu yazar! Vaaz veren romanlara karşı.

İnsanları güldürmek iyidir; bazen onlara göz yaşı döktürmek faydalıdır; hepsinden iyisi ise okurlarımızı düşündürmekte…” ( s.13) diyor. Diyor da, sonra farkına varıp – bu makale özelinde – kendini de eleştiriyor ve “Günah işledim.”, affedin diyor!

Bizim sorumluluğumuz, eserlerimizi okuyanları memnun etmek mi, yoksa onları, eserlerimizi satın alarak bizi memnun etmeye zorlamak mıdır? Bu sorular gerçekçilik ve romantizm arasındaki çatışmanın temelinde yer almıyor mu?” ( s.12 )

Haydi bakalım buyurun buradan yakın! Aşina olduğumuz eserler ve roman kahramanları eşliğinde ve fakat bu kez Francis Marion Crawford’un zihninden yansıyan bir projeksiyon!

Belki de her şeyin sonunda, “Roman nedir?” sorusuna en iyi yanıt budur. Bir cep sahnesidir ya da bir cep sahnesi olmalıdır. Sahne, ışık, gölge, aktörlerin kendileri kelimelerden oluşur ve az çok zekice bir araya getirilen kelimelerden başka hiçbir şey değillerdir.” ( s.25)

Bu tarz okuma sevenlere sevgimle ve şevkimle ilettim.

Sağlık, esenlik ve kitaplar hep sizinle olsun!

“Sezar lejyonerlerine yüze vurmalarını emretmişti. İnsanlık, yani romancının ustası ise ona sadece kalbe vurmasını söyler.” ( s.51 )

1890’larda İstanbul | Francis Marion-Crawford

1890’larda İstanbul | Old Constantinople | Francis Marion-Crawford ( 1854 – 1909 )

Resimler: Edwin Lord Weeks

Çeviren: Şeniz Türkömer

Okunma Zamanı: 20 – 21 Mart 2022

Anı | 10. Basım – Aralık 2021 |

İş Bankası Kültür Yayınları | 84 sf.

Denk gelebildiğim ve fırsat bulabildiğim ölçüde, yabancıların gözünden – önyargısız olanlar – İstanbul’u okumayı seviyorum. Çünkü bu şehri teneffüs eden bizler için durum bir miktar – tabiri caizse – “kuzguna yavrusu anka görünür” misâli olabiliyor; yine de hakkını gani gani teslim ediyorum elbette, ne haddime aksini söylemek.

Francis Marion-Crawford, Editörün Notu‘na göre: “… varlıklı bir ABD’li ailenin çocuğu olarak İtalya’da doğmuş, ve yaşamının büyük bölümünü orada geçirmişti. İtalyan ve Doğu Akdeniz kültürlerine pek çok entelektüelle kıyaslanmayacak düzeyde hakimdi.

Gerçekten de, gerek sokaktaki gözlemleri gerekse hem saray hem de tarihsel geçmiş ile ilgili aktardıklarını okuyunca, sıradan bir gezginden fazlasını buluyorsunuz anılarında. Edebiyatçı olmasının verdiği avantajı iyi kullanmış anlatımlarında tabii, benzeri bir hinlik aklıma düştü ise de hakkını teslim etmek zorundayım.

On dört başlık ile aktarılan anıları okurken, “İstanbul Kanatlarımın Altında” duygusunu yaşama ihtimaliniz var. Zira şehre dair ne ve neresi varsa, abartısız ve içtenlikle aktarılmış. Bu aşamada bu hissi Türkçe olarak bize yaşatan çevirmen Şeniz Türkömer’e teşekkür ederim.

Yazarın, doğal olarak, İngilizce yazmış olduğu metinlerde kimi kelimeleri doğrudan Türkçe olarak kullandığını öğreniyoruz Editör’den. Örneğin, şekerlisadeyaşmakferaceOn paradervişfesSelamlıkkayıkvezirsadrazamhünkârpadişah vb.

Crawford’un anılarına, Edwin Lord Weeks’in çizimleri eşlik ediyor. Zira, yine editörden öğrendiğimize göre, bu metin ve çizimler ABD’de dönemin popüler dergilerinden Scribner’s Magazine‘de Aralık 1893 ve Ocak 1894’te iki bölüm halinde yayımlanmış.

Metin de, resimler de İstanbul’u betimleyen çağdaşlarından önemli derecede farklılıklar gösterir. Hem Crawford, hem Weeks o dönemlerde ABD ve Avrupa’da yayımlanan İstanbul ve Osmanlı İmparatorluğu konulu anı ve seyahatnamelerde yaygın görülen klişelerden büyük ölçüde uzak durmayı tercih etmişlerdi.” açıklamasını yapmış editör.

Sevgili Okurlar,

Mezartaşlarının başlıklarından, yeme – içmeye, camilerdeki iç ve dış gözlemlere, Kapalıçarşı’daki alışverişe, Ovidius detayına – şaşırın bence, ben şaşırdım – ; Pera – Galata – Haliç’den , Üsküdar – Fenerbahçe – Boğaziçi’ne daha nicesi… Ezcümle, tekmili birden su gibi akan metinlerle, bir gününüzü ya da birkaç saatinizi ayırınız ve konuk olunuz 1890’larda İstanbul’a!


… belki sizden artık uzak olmayan o şehri hayal edersiniz. Dünyanın en büyük boğuşmalarına sahne olmuş Kostantiniye’yi! Şehre sahip olmak için birbirleriyle mücadele etmiş, hâlâ eden ve nesiller boyunca da edecek olan bütün o iyi ve kötü ırkların beşiği Kostantiniye’yi!” ( s. 80 )

Elçiye zevâl olmazmış, demedi demeyin…

Sevginle ve şevkimle ilettim.

Sağlık, esenlik ve kitaplar hep sizinle olsun!

“Osmanlılar, bir gün geldikleri Asya’nın karanlığına gömülse ve Kostantiniye’ye yeni bir ad verilse bile, bu şehir her zaman Doğu’nun başkenti ve Asya’nın altın anahtarı olarak kalacak. Pek çok tacın göz diktiği bu nadide mücevher uğruna açgözlü ülkeler ebediyete kadar aralarında çekişip duracaklar.” ( s.9)