Sıkıldım, iki hafta yokum | Pelin Güneş

Sıkıldım, iki hafta yokum|Pelin Güneş (d.1974 )

Okunma Zamanı: 26 – 28 Temmuz 2021

Roman / Yaş grubu: 10 yaş ve üstü

Tudem Yayın / 160 sf.

Toplum yaşamının bir kuralı, hatta bir gelenek gibi görürler eğitimi. Her doğan çocuk ağlar, güler, yürür, konuşur ve okula gider. Doğal süreç böyle işliyor, ben de biliyorum ama bazı çocukların, geleneklerle, kurallarla ya da alışkanlıklarla arası pek iyi değil. Benim gibi… Hepsi bu. Ben Tuana, on dört yaşındayım ve anaokulunu da sayarsak dokuz yıllık okul hayatım boyunca severek, eğlenerek geçirdiğim günler pek azdır.” ( s.7 – 8 )

diye serzenişte bulunuyor Tuana. Eh, haksız da sayılmaz lâf aramızda…

Tuana’nın bir de ondan üç yaş küçük erkek kardeşi Arda var. Biz romanı Tuana’nın gözünden okuyoruz. Annesi ile çatışmaları, kardeşiyle kıyaslanması, okuldaki özenti arkadaşlarıyla görüşmeyi istememesi – çünkü ilgi alanı farklı – annesini endişeye gark ediyor. Zira Tuana kendini kitap okumaya veriyor. İlk keşfi fantasik romanlar ve Harry Pottter serisi. Sonra Yüzüklerin Efendisi derken odasını bir Orta Dünya evrenine döndürüyor.

Aile içi tüm çatışmalara komşu teyze Mümü’nün Eskişehir seyahatine eşlik molası veriliyor. Veee Oruç Aruoba’nın

Her yol

Kişiye varıyor sonunda,

Kişinin kendisine…” ( s.145 )

cümlesi Tuana için nasıl bir gerçekliği barındırıyor, kitabı okuyanlar öğrenecek efendim.


Sadece Aruoba mı, yazar Pelin Güneş daha kimleri katmış kurguya. Ba – yıl – dım!

Ayrıca bilmediğim bir kelime de öğrendim, öğrenmenin yaşı yok elbette. Kelimenin ne olduğunu da yazmayayım, okuyanların dikkatini çeker belki. Sadece müzikle bağlantılı olduğunu belirtmekle yetineyim.

Hayatımda ilk kez biri, Tuana olarak benden yardım istiyordu ve ben de ne olursa olsun yapacaktım.” ( s.111 ) cümlesi Tuana’nın sıkıntısı hakkında bir fikir verir sanırım Sevgili Okurlar.

Cumhuriyet Kitap Eki’nde görüp, tanıtım yazısını okuyup merak ettiğim bir kitap Sıkıldım, İki hafta yokum. Bu vesile ile daha önce okumadığım, oldukça verimli – hem öyküleri hem romanları var – bir yazar olan Pelin Güneş’in kalemiyle de tanışmış oldum. Kendisinin emeğine içtenlikle teşekkür ediyorum. Bugün hem öykülerinden hem de romanlarından birkaç kitap daha satın aldım.

Şöyle demiş Pelin Güneş kitabın yazar tanıtım sayfasında:

Kitap okumak, küçük yaşlarda yol arkadaşı edinmek gibidir. Her çağırışınızda kulağınıza öyküler fısıldayan bir arkadaşa kim hayır der? Üstelik bilmediğiniz diyarlardan, evlerden geliyorsa bu öyküler. Yıllar geçer, sen de birilerine fısıldamak istersin kendi gözünden yaşamı. Kimi notalar ile, kimi fırça ile, kimi kalemle yapar bunu. Benimki kalem oldu.

İyi ki kalem olmuş diyorum!

Eğitim eleştirisi, iletişim, ilgi alanları, farklı zevkler, büyüme sancıları, kitaplar, müzik, şarkılar, filmler… Yok, yok şaşırmayın lütfen! Tekmili birden akıcı bir büyüme hikâyesi okuyorsunuz.

“On yaş ve üstü” tanımına öğretmenleri, ebeveynleri de katmak isterim. Çünkü Tuana’nın bize bir sitemi var. Gelin kulak verelim:

Bazen gerçek hayatla geçinmek zor oluyor. Okul, aile, sınıftakiler…
( s.114 )

Sevgimle ve şevkimle ilettim. Sağlık, esenlik ve kitaplar hep sizinle olsun.

Yaz Masalları

Yaz Masalları | Summer Tales

Derleyen ve çeviren: Tarık Demirkan
Resimleyen: Feridun Oral

Masal / Yapı Kredi Yayınları – Doğan Kardeş
2018 – 6.baskı / 168 sf.

Okunma Zamanı: 24 – 25 Temmuz 2021

Mevsim Masalları serisini okumaya Sonbahar’da Güz Masalları ile başlamıştım. Yaz aylarının ikincisinde ise Yaz Masalları ile seriyi tamamlamış oldum.

Yaz Masalları da serinin diğer üç kitabı gibi Tarık Demirkan tarafından derlenip çevirisi yapılmış. Keza, resimleyen de diğer üç kitaba da emek veren Feridun Oral.

Yaz mevsiminin tüm özellikleri ile birlikte, masalların özüne binaen aldığımız dersler var elbette. Bu kitap da yine farklı kültürlerden derlenmiş yirmi bir masal bulunmakta.

Bana tanıdık gelen, daha önce duyduğum bir masalın Çeçen Masalı olduğunu öğrendim. Ayrıca en ilgimi çeken bölüm ise Ateşböcekleri Nasıl Doğdu? oldu.

Kaynak olarak kişilere ait masallar okumakla beraber genel olarak ülkelere ait masallar şu şekilde:

●Estonya Masalı
●Japon Masalı
●Letonya Masalı
●Ukrayna Masalı
●Moldova Masalı
●Rus Masalı
●Finlandiya Masalı
●Çeçen Masalı
●Kızılderili Efsanesi
●Türk Masalı
●Ateşböcekleri Nasıl Doğdu?
●Alman Masalı

Mâlum olduğu üzere, masallar sadece çocuklar için değildir. Her yaştan okurun bu büyülü dünyanın içine girip, insanlık hallerimizi tekrar tekrar okumasında bir sakınca yok bence.

Açıl susam açıl!

Az gittik uz gittik, dere tepe düz gittik!

Bir Varmış, Bir Yokmuş!

İnsanevlâdı hangi kültürde yetişirse yetişsin, insan olmaktan gelen defosu hiç değişmediği için, masallar masallara bağlanıp dünyayı dolaşıyor Sevgili Okurlar.

Elçiye zevâl olmazmış; bendeniz ilgiyle okudum.
Emek verenler kitap yapmış, bize de okumak kalmış. Onlar ermiş muradına, biz de açalım kitabın kapağını, gezelim diyarları…

Sevgimle ilettim. Sağlık, esenlik ve kitaplar hep sizinle olsun!

Alıntı:

Çünkü kibir, yüreklerdeki buz parçası gibiymiş, çok yavaş erirmiş.” ( s.150 )

Şiirli Yastık | Sunay Akın

Şiirli Yastık | Sunay Akın ( d.1962 )

Okunma Zamanı: 18 – 23 Temmuz 2021

Deneme / Haziran – 2021 /
İş Bankası Kültür Yayınları / 178 sf.

Şiirleri kadar araştırmacı yönüyle de gönüllerimizde ayrı bir yeri olan Sevgili Sunay Akın, bu kez Şiirli Yastık ile selâm verdi bizlere.

Otuz üç denemesinin her biri yine, kendi deyimiyle, ayrı bir “hissi senet”. Birbirine denk gelen tarihler, kişiler ve olaylar, derken heybemize attığımız bilgiler ve anılar.

Ozanlar, yazarlar, futbolcular, antrenörler, devlet görevlileri, Milli Mücadele, bebek evi ve daha neler.

Anladık da nedir bu “Şiirli Yastık” derseniz, valla adı üstünde işte gerçekten Şiirli Yastık! Hoşgörünüze sığınarak kitabın arka kapağındaki alıntıyı buraya aktarmak isterim amma yastıktaki ikinci mısrayı kitabı okuyacak olanlar öğrenecek efendim.

Şiirli yastık olur mu demeyin. Sivas Kongresi için kente gelen Mustafa Kemal Paşa’ya, Sivas Sultanisi’nin ikinci katındaki bir oda ayrılır. Yatağın üstünde, bir genç kızın çeyiz sandığından alınan, çiçek motifli ipek bir örtü vardır. Mustafa Kemal, yastıklara işlenmiş iki dizeyi okuyunca, Mazhar Müfit Bey’i yanına çağırır. Mazhar Müfit Bey telaşlı ve biraz da mahcup, yastıklardaki beyitlerin kendisi için yazılmadığını, asla böyle bir kasıtları olmadığını anlatmaya çalışırken, Mustafa Kemal açıklamanın gereksiz olduğunu ve şiirdeki uyarının herkes için doğru olduğunu söyler. Sivas Kongresi günlerinde, Mustafa Kemal’in başını koyduğu yastık kılıflarına yazılı şiirin ilk dizesi şöyledir: “Dünyanın makamıyla gururlanıp incitme insanı…”.

Hangisinin detayını yazsam, okuyacak olanların merakını köreltmekten endişe duyuyorum gerçekten. Tahmin edeceğiniz üzere, bir Sunay Akın metni demek, mutlaka birbirine denk gelen ya da vesile olan olaylar, kişiler ve yerler demek. O yüzden kendinize bir iyilik edin ve Şiirli Yastık‘ın kapağını kaldırıverin.

Sevgimle ve şevkimle ilettim. Sağlık, esenlik ve kitaplar hep sizinle olsun efendim.

Hikâyesini Arayan Gelecek | Bekir Ağırdır

Hikâyesini Arayan Gelecek | Bekir Ağırdır ( d.1956)

Okunma Zamanı: 07 – 17 Temmuz 2021

Araştırma – İnceleme / Doğan Kitap, Eylül, 2020
384 sf.

Selâmlar Sevgili Kitap Dostları,

Sayın Bekir Ağırdır âşina olduğum bir kişidir. Kendisi Konda Araştırma Şirketi’nin Genel Müdürü olup, kimi araştırmalar hakkında ya da programın konusuna binaen televizyon kanallarında katıldığı programlarda yorumlarını dinlemişliğim vardır. O yüzden bu kitabı yayımlanınca tereddüt etmeden aldım. Ancak alır almaz okumadığım için bu zamana kaldı.

Sayın Ağırdır, oldukça kapsamlı, çerçevesi net çizilmiş analizler yapmış. Hem dünyanın hem Türkiye’nin yaşamış olduğu ve yaşadığı çağın sorunları, iyileri ve kötüleri ile; neyi başarıp neyi başaramadığı kadar, neyi eksik yaptığını sebepleri ve sonuçları ile aktarmış. Buradan yola çıkarak, gelecek 50 yıl içinde ne yapmamız gerektiğini de belirtmiş. Kimi konularda, doğal olarak, Konda verilerini yorumlamış.

Giriş ve Sonsöz bölümleri hariç, üç ana bölüm ve her ana bölümün altında da farklı alt başlıklar var.


Örneğin:

I / Küresel Dip Dalgalar ve Küresel Ara Buzul Dönem
▪Korona virüs salgını
▪Azalan doğal kaynaklar
▪Gündelik Hayatın Ritmi
▪Belirsizlik ve karmaşıklık esaslı bir hayat
vb.

II/ Üç Türkiye ve İkircikli Toplum
▪Sanayi toplumu olamadan bilgi toplumuna doğru
▪Yeniden “biz” olmak
▪Devlet değişime direniyor
▪ Ortak ufuktan ve siyasetten mahrum olmak
▪Yurttaşın birey, bireyin yurttaş olarak portresi
vb.

III/ Derler ki, Sığındığın Gönül Memleketindir
▪Geleceğin Hikâyesi
▪Bilim, sanat ve hayaller iyimserliğimizi besliyor
▪Yüzleşme zamanı
▪Değişimi yönetmek
vb.

Kabaca yukarıda alıntıladığımdan çok daha fazlası var elbette.

Sevgili Okurlar, son ana bölümün başlığı dikkatinizi çekmiştir belki. Benim yüreğime işledi. O mısra için kopya vereyim size; şair Didem Madak’a ait…

Geleceğin hikâyesini birimiz değil, hepimiz yazacağız.” ( s.370) diyor Bekir Ağırdır.
Hepimizin yazacağı o gelecek hikâyesinin, ayrı gayrı olmadan yazılacak bir hikâye olduğunu hemen her bölümde vurguluyor.

Markalaşmış sorunlarımızdan tutun, tamamlayamadığımız sanayi toplumu niteliklerimize ve yap(a)madığımız ödevlerimizle yakalandığımız bilgi toplumundaki sancılarımıza değin derin ama akıcı kaleme alınmiş analizleri okurken çokça düşünecek, belki biraz itiraz edecek ama inanın genelde hem öğrenecek hem de hak vereceksiniz. Yani öyle umuyorum. Zira bendeniz ne zamandır zihnimin çorba olmuş halinden oldukça bezdiğim için, kitaptaki kimi değerlendirmelerde aradığım cevapları bulduğumu belirteyim.

Örneğin; bilgi toplumunun temel özelliğinin belirsizlik ve karmaşa olduğunu öğrendim.
Benim gibi kuralcı ve genelde planlı biri için tam bir felâket bu durum inanın! Yarım yüzyıl artı beşlik bir yaşta olsam da uyum sağlamaya çalışmaktan başka çare yok, zira rüzgâra karşı yürünmez mâlum!

Neyse yazıyı fazla uzatmadan burada keseyim.
Ne olup bittiğine dair merakınız varsa, sizin de benim gibi kafanız karışıksa ve bu tarz araştırma kitaplarını seviyorsanız, okumanızı öneririm doğrusu.

Yazarın “Okura not” bölümüne alıntıladığı, şair Hasan Hüseyin’e ait, çok etkilendiğim dizelerle veda edeyim. Sağlık, esenlik ve kitaplar hep sizinle olsun efendim.

Daha ben yaşamadım ki ormanlarımı
Daha ben yaşamadım ki denizlerimi
İnmedim ki daha ben
kendi derinliğime
Sınırları nerede biter
yoklamadım ki…” (s.14 )

Alıntılar:

Gelecekte ülkeler arasında ayrım zengin-fakir, Hıristiyan-Müslüman, Doğu-Batı eksenlerinde değil, katılımcı demokrasiye ulaşabilenler ve ulaşamayanlar şeklinde olacak. Demokratik değerlere saygı konusundaki temel ölçüyü de gündelik hayatta kadının rolü belirleyecek.” ( s.349)

Bugünün hayat ritmi ve zihin haritasında karizmatik denen lider tipinin karşılığı yok, en azından yeni kuşaklarda.” ( s.370 )

Kan Kardeşim Dorutay | Ümit Kaftancıoğlu

Kan Kardeşim Dorutay | Ümit Kaftancıoğlu ( 1934 – 1980 )

Hikâye – İlk yayım yılı: 1977
Ayrıntı Yayınları Yayım yılı: 2020

“Köroğlu hikâyelerine farklı bir bakışı temsil eder.”

Ayrıntı Yayınları – Dinozor Genç grubuna ait.

Yaş: 12 yaş ve üstü

Selâmlar Sevgili Kitap Dostları,

Ümit Kaftancıoğlu, biyografisine göre, 1951 – 1957 yılları arasında Cilavuz Köy Enstitüsü’nde eğitim alıp öğretmen olmuş. TRT’de çalışmış, derlemeler yapmış. Ve maalesef 1980 yılının Nisan ayında evinin önünde öldürülmüş.

Cahit Külebi, 15 Nisan 1980 tarihinde Cumhuriyet Gazetesi’ne onunla ilgili yazdığı yazıda şöyle demiş:

… Kaftancıoğlu, her seferinde yüzünü Anadolu’ya döner, söyleşilerinde onu emzirip büyüten kadim kültüre göndermede bulunur. Ne anlatılacaksa halk için halkın anlayabileceği dille, süse püse itibar edilmeden anlatılmalıdır. Öyle yapar: Yalın bir dille, halkın bir evladı olarak halk için yazar.” ( s.8 )

Ümit Kaftancıoğlu’nun çocukluğundan beri Köroğlu destanlarına özel bir ilgi duyduğunu öğreniyoruz kitabın başındaki metinlerden. Hatta bu ilgi, sadece ilgi olarak kalmamış, bir halk bilimci olarak farklı bölgelerden Köroğlu destanlarını derleyerek, Köroğlu Kol Destanları adıyla kayda bile geçirmiş. Buradaki “Kol” kelimesi Köroğlu’na bağlı her bir lider kişiyi temsil ediyor. Örneğin bunlardan biri bu hikâyede adı geçen Kiziroğlu. Diğeri Kan Kardeşim Dorutay‘ın kahramanı Demircioğlu.

Bilgi metnine göre,

Köroğlu, Osmanlı yönetimine karşı uç veren başkaldırının önderidir; halk, Köroğlu’nun kişiliğinde başkaldırmış, Köroğlu adında bir önder yaratmıştır. Köroğlu’nun yoksula yardım eden, halkı koruyup kollayan kişiliği kol destanlarının ortak noktasıdır:

Köroğlu’yum kayaları yararım
Halkın kılıcıyım hakkı ararım
Şahtan, padişahtan hesap sorarım
Uykudan uyanan katılır bana” ( s.8 – 9 )

İşte “uykudan uyanan” bir genç var bu öyküde: demirci çırağı, öksüz ve yetim, demirciyi babası bellemiş Demircioğlu. Neredeyse karın tokluğuna çalıştırır onu demirci bir de eziyet eder.

Birgün heybetli bir yiğit, atına nal çaktırmaya gelir demirci atölyesine; Köroğlu’nun kollarından ünlü Kiziroğlu.
Gençten atını tutmasını ister, bizim genç hiç umursamaz.
Bu kez ustası uyarır:

Oğlum, sen biliyor musun, bu büyük amca kim? Ünlü Kiziroğlu. Köroğlu’nun yiğitlerinden.

Genç:

Bana ne! Köroğlu, Kiziroğlu… Kim olursa olsun. Ben de Demircioğlu’yum. Herkes kendine göre bir değerdir.” ( s.20) diye cevap verir.

Bu başkaldırı, Kiziroğlu oradan ayrılınca da devam eder ve ustasını da terk ederek Kiziroğlu’nun peşine düşer delikanlımız ve onunla birlikte Çamlıbel’e gider. Ne özelliği var bu Çamlıbel’in ve sonrasında Demircioğlu lâkaplı delikanlıyı neler bekliyor, okuyacak olanlara kalsın diyorum.

Girişte de belirttiğim üzere, 12 yaş ve üzeri için uygundur, yetişkinler de okuyabilir elbette.

Kan Kardeşim Dorutay, Ümit Kaftancıoğlu’nun sesiyle tanışma kitabımdı. Okumalarıma devam edeceğim. Sırada 1970 TRT Öykü Ödülü alan Dönemeç ve “Güneydoğu Anadolu’daki ağalık düzenini ve siyaset ilişkisini gözler önüne serdiği” Tüfekliler romanı var.

Sevgimle iletiyor, tercihi elbette size bırakıyorum efendim. Sağlık, huzur, adalet ve kitaplar hep sizinle olsun…

Alıntı:

Ben çırak olmakla köle olmadım ya. Bir çekiç demire vuruyorsun, iki çekiç kafama. Ben ayrılacağım.” ( s.27 )

Akdeniz Sürgünü | Hoda Barakat

Akdeniz Sürgünü | Hârisu’l – miyâh | The Tiller of Waters | Hoda Barakat ( d.1952 )

Okunma Zamanı: 02 – 05 Temmuz 2021

Çeviri: Mustafa İsmail Dönmez

2000 Necib Mahfuz Edebiyat Ödülü

Roman / Arap Edebiyatı /
Delidolu Yayınları ( Haziran 2021 ) / 164 sf.

Selâmlar Sevgili Kitap Dostları,

Sanırım alıp da ertelemeden okuduğum birkaç kitaptan biri oldu Akdeniz Sürgünü. Bunda, kitabın çevirmeninin, yazarın daha önce Türkçeye çevirilmiş bir makalesini twitter ortamında paylaşmasının ve benim onu okuyup beğenmemin etkisi var kuşkusuz.

Hoda Barakat, severek okuduğum Lübnanlı yazar Amin Maalouf’un yurtdaşı ve onun gibi Fransa’da ikâmet ediyor. Fakat Barakat, Maalouf’un aksine Arapça yazmış bu romanı. Akademisyen – çevirmen Mustafa İsmail Dönmez ise başarılı bir şekilde dilimize kazandırmiş. Emeğine peşinen teşekkür ederim.

Sevgili Okurlar,

Keten, Kadife, İpek kelimeleri size ne çağrıştırır?
[ ‘anıştırma’ kelimesini oldum olası sevemedim.]
Açıkçası bendeniz “kumaş” der geçerim. Ama kazın ayağı öyle değil bu kurguda, kendileri birer karakter tıpkı kişiler ve ülkeler gibi bir tarihleri var. Hem de ne tarih. O tarihler birbirinin içine geçmiş ya da bir silsile izlemiş. Kimi zaman gerçek kişiler kimi zaman masal kahramanları cinler periler kimi zaman Gılgamış kimi zaman imparatorluklar kimi zaman filozoflar, tanrılar, tanrıçalar, kutsal kitaplar.

Kabul, kurgu oldukça katmanlı. Anlatıcının zihin akışından okuyoruz tüm romanı. Konuşmalar tırnak işaretli değil. Ve aslında anlatıcının aktardıkları gerçek mi yoksa bir halüsinasyon mu diye ikileme düşürüyor okuyanı. İlk başlarda zihnim alışana kadar zorlardımsa da merak duygum galip geldi.

Çok kültürlü Doğu Akdeniz ülkesi Lübnan’ın savaş zamanları. Kumaş dükkanı olan bir baba, oğluna aktardığı ve oğlunun da okura aktardığı “kumaş bilgeliği” diyeyim ama dahası var.

Sırasıyla Keten, Kadife ve İpek… Bir içerik silsilesi ve vardığı yer, hız çağının eseri ve esiri başka bir kumaş; “Diolen Çağı” diyor yazar. Yani sentetik çağ…
Bundan daha yaratıcı bir malzeme seçilemezdi sanırım. Farklı bir kitap olmuş Akdeniz Sürgünü.

“Sürgün” kelimesi ilk anda “ülkesinden gönderilmek” gibi olumsuz bir anlamı zihnime düşürse de İngilizce çevirisinde ( The Tiller of Waters) gördüğüm kelime ( Tiller) anlamı, “bir bitkinin sürgün vermesi” gibi daha olumlu anlamı içeriyor. Bence ikisi de bu romana dahil. Çünkü ülkesinden giden de var, romandaki Şemse karakteri gibi genç kızlıktan kadınca duygulara evrilen de.

Sevgili okurlar, bu kurguda bir okur olarak yazara rezerv koyduğum yerler oldu. Duygusal tepkimi hoş karşılamayabilirsiniz. Ancak bunu belirtmez isem kendime saygım kalmaz.


Şöyle ki; Fatih Sultan Mehmet’i söz konusu ederken “Konstantiniye’yi fethedince” ( s.91) demiş; Mustafa Kemal’i söz konusu edince “Konstantinopolis’i işgal ettiğinde” ( s.71 ) yazmış. Pekçok tarihi olayla kurgusunu başarıyla dokuyan Hoda Barakat, İstanbul’un İngiliz işgalinde olduğunu bilmiyor olamaz. Bunun haricinde Kürt- Türk bağlantılı bugün de tartışma konusu olmaya devam eden olaylara da değinmiş deyip konuyu kapatayım. Bu rezervimin kitabın genel kurgusunu beğenmediğim anlamına gelmediğini özellikle belirtmek isterim.

Keten, Kadife ve İpek hiyerarşik bir düzen içinde konuk oluyor tarihleri ve kişiler üzerindeki simgeleriyle. Yazarın anlatıcıya söylettiği üzere “hikâye güzelce eğrilip kemale” ermiş Akdeniz Sürgünü‘nde.

İlgiyle ve merakla okudum. Farklı bir okuma yapmak isteyenlere buyurunuz lütfen, diyorum.

Ben ise çok beğendiğim ve okuduğumdan beri,

Elimizi sıkıca tutunmak için nesiller ipine uzatınca neden ip yılana dönüştü?” ( s.135 )

cümlesini zihnimde evirip çeviriyorum hâlâ. Öyle bir etki işte…

Sağlık, esenlik ve kitaplar hep sizinle olsun efendim.

Alıntılar:

☆”…yaşadığı zamanda düş kırıklığına uğrayanlar maziye hasret kalır.” ( s.14 )

☆”Keten hem dört elementin hem de evrenin dört yönünün çocuğudur. Baltık’tan Akdeniz’e kadar kumaşların en kadimi ve en asilidir.” ( s.55 )

☆”Kadife, kumaşın üçüncü boyutudur, Şemse. Başka bir ifadeyle birkaç yüzyıl öncesine kadar insanoğlunun nasıl ulaşacağını çözemediği üç boyutlu bir kumaştır.” ( s.90 )

☆”Osmanlı İmparatorluğu’nun hazin çöküşünden önce kadife kıyafet giymek yetişkin hayatına adım atmanın alameti sayılırdı.” ( s.93 )

☆”Öldüğümüzde olgunlaşan bir meyve gibi ağaçtan düşer, onun sema tarlalarında ve sonsuz dallarındaki döngüye yeniden döneriz.” ( s.123 )

☆”Bilgi sadece zirvede durandır Şemse. İki değişkeni beraber görebiliyorsan odur hakikatli bilgi; siyahı ve beyazı, hem de aynı anda.” ( s.126 )

☆”İpek yeryüzünde proteinden yapılan tek doğal elyaftır.” ( s.136 )

☆”Diğer kumaşların aksine sadece ipek, bilgece bakabilmek için uzun bir eğitim gerektirir.” ( s.139 )

☆”Nasihat gelecek zaman için uzaktı, deneyimler ise ancak geçmişte kaldığında ondan ders alınabilirdi.” ( s.154 )

Ne Okudum / Haziran 2021

Ne Okudum / Haziran 2021 📚

Selâmlar!

Haziran ayındaki okumalarımda, ayın üçte ikisi Kurtlar romanına aittir, feda olsun!

Okuduğum dört kitabın dördünü de, ilgi alanınıza giriyorsa içtenlikle öneririm.

Sağlık, esenlik ve kitaplarınız her daim sizinle olsun!

Güvercin / Patrick Süskind / Uzun Öykü / Can Yayınları

Beyoğlu’nda Fısıltılar / David Boratav / Roman / Can Yayınları

Kurtlar / Peride Celal / Roman / Can Yayınları

Uzaktan Aşk / Amin Maalouf / Libretto / Yapı Kredi Yayınları

📌Önemli not: Dört kitabın üçü Can Yayınları olmuş. Özellikle seçmiş değilim. Herhangi bir yayınevi ile özel bir bağım yoktur. Okuduğum, paylaştığım ve okunmayı bekleyen tüm kitaplarım kişisel kütüphanemize aittir.

Uzaktan Aşk | Amin Maalouf

Uzaktan Aşk | L’amour de loin | Amin Maalouf ( d.1949 ))

Okunma Zamanı: 24 – 29 Haziran 2021

Çeviri: Samih Rifat

Selâmlar!

Amin Maalouf sevdiğim yazarlar arasında… Yıllar önce okuduğum ilk Maalouf kitabım Doğu’nun Limanları romanıdır. Daha sonra ise denemelerini okudum. En son okuduğum kitabı ise Empedokles’in Dostları romanı.

Uzaktan Aşk bir libretto. Kitabın künyesine göre, Finlandiyalı müzisyen Kaija Saariaho’nun bestelediği opera için yazdığı Uzaktan Aşk Maalouf’un ilk librettosu.

Peki nedir bu libretto? Benim gibi çorak müzik bilgisine sahip olanlar için neymiş önce ona bir göz atalım.

Libretto: 1- Bir operanın sözleri ve bu sözlerin bulunduğu kitap.

Libretto: 2 – Opera, operet, oratoryo, bale, müzikal, mask gibi müziksel sahne eserlerinin metinlerine verilen addır. Müziğin sözü olarak tanımlanabilir. Şiirsel ifadeler ile anlatımı müzik ile bütünleştirir.

Dilimize İtalyancadan giren sözcük Latince ‘kitap’ anlamına gelen ‘liber’ sözcüğünden türetilmiştir.

Libretto – 3: opera güftesi, opera metni, opera kitabı

Sevgili Okurlar,

Shakespear’in tiyatro metinlerine benzeyen, masalsı tadı olan, teşbihte hata olmaz, Romeo ve Juliet tadında bir metin. Ancak coğrafya farklı.

Zaman: XII. yüzyıl
Aşkın muhatapları:
Kızımız Clémence, Trablus Kontesi
Oğlumuz Jaufré Rudel, Blaye Prensi ve trubadur ( ozan )
Gezgin
Yerler: Akitanya ( Fransa’nın güneybatısında bir Ortaçağ şatosu / Trablus kontlarının oturduğu bir Kale / Deniz

Aynı zamanda bir ozan olan Blaye Prensi Jaufré Rudel, elinde bir çalgı, hiç görmediği hayalî bir kadın için beste yapıp, söz yazmaktadır. Arkadaşları onun değiştiğini, delirdiğini düşünürler. Çünkü tarif ettiği gibi bir kadın yoktur ve olamaz diye düşünürler.

Oysa Prens :

Güzel, ama kapılmamış kibrine güzelliğin
Soylu, ama kapılmamış kibrine soyluluğun
Sofu, ama kapılmamış kibrine sofuluğun…” ( s.20)

benzeri sözler yazıp,

Hem zarif, hem alçakgönüllü, hem erdemli, hem tatlı,
Yürekli ve utangaç, kırılgan ve dayanıklı,
Köylü yürekli bir prenses, prenses yürekli köylü kızı,” ( s.19 )

şeklinde tanımlamalar yaparak göklere çıkarmaktadır “Uzaktan Aşk’ ını.

Arkadaşları Gezgin’e baskı yaparlar:

Sen ki dolaşmışsın dünyayı, söyle ona!
Böyle bir kadın yoktur dünyada!” (s.20 )

Gezgin cevap verir:

Belki yoktur gerçekten
Ama belki de vardır.
Bir gün, ta denizler ötesinde,
Bir hanım geçti önümden…” ( s.20 )

İşte her şey bundan sonra başlar; Prensi bir heyecandır alır.

Eh bundan sonrasını merak edip okuyanlar öğrensin, keyfini sürsün librettonun!

Severek okudum. Yorucu okumalarınız arasında hoş bir mola vermek isterseniz, Uzaktan Aşk doğru adres derim…

Sevgimle ilettim. Sağlık, huzur ve kitaplar her daim sizinle olsun diliyorum.

Alıntı:

☆ “İnsan birine ‘sen delisin’ dedi mi, bunu gerçekten düşünmediği içindir. Deli olduğunu düşünsen, gizlice acımakla yetinirsin.” ( s.40 )

Kurtlar | Peride Celal

Kurtlar | Peride Celal ( 1916 – 2013 )

Okunma Zamanı: 09 – 28 Haziran 2021

Selâmlar!

Yirmi gündür Kurtlar ile birlikteydim. 1916 doğumlu Peride Celal’in yetmiş yaşında yazmaya başlayıp yetmiş dört yaşında tamamladığı [Haziran 1986 – Eylül 1990 ], oya gibi işlediği kendi tanımı ile bir “autofiction”; yani otobiyografik özellikler de taşıyan bir kurgu roman. Belgesel de denilebilir zira tarihsel gerçeklikler de kurguya dahil.

Yaşını özellikle belirtmek istedim zira kendi de konu edip şöyle demiş:

Cervantés, Don Kişot’u altmış yaşında yazmış. Borges şiirlerini yetmişinde! Bunuel, ‘İnsan ak saçlarıyla değil, aklı ile yazar’ diyor. Senin aklın kaldı mı?” (s.546)

Ah! Ah! Kalmamış olur mu hiç efendim! Ne muhteşem bir halı dokuyup sermiş önümüze.

Kurtlar romanının yazım tarzı, Proust’un Kayıp Zamanın İzinde serisini okuyanlara eminim tanıdık gelecektir. Zira bana öyle geldi. Yaşadığı dönemde Fransız edebiyatından etkilenen pekçok yazar olduğu bilinen bir gerçek.

Tanıdık gelmesinin diğer sebebi ise roman karakterlerinin çeşitliliği. Siyasî kişilikler, akademisyenler, edebiyat camiası, Nazır dededen başlayarak geniş ve ilginç aile fertleri vb.

Kimi karakterler, örneğin Li., M., gibi harflerle; kimileri Büyük Şair, Yazar, Küçük Hoca, Hikayeci F. gibi sezdirmelerle, kimileri de doğrudan adları – Hamdi Tanpınar, Adalet, Halide Edip, Yahya Kemal – ile bahis edilmiş. Bütün bu isimler Peride Celal’in hayatı ile doğrudan ilişkili.

Yıl 1978 ve kent kurtlarla sarılmıştı” diye başlıyor roman tek sayfada tek cümle ile. 1980 darbesi olmadan önce. Bu arada yazar anlatıcı altmış yaşında olduğunu belirtiyor. Yeni ölen kocasının ardından kimbilir belki bir vicdan azabı ile bir gece boyunca gün sabaha evrilene değin anlatıcının hem kendi ağzından hem de karakterlerinin ağzından dört başı mamur bir iç döküş ya da zihin döküş okumaya başlıyoruz.

“Öykülerle oyalanıp durma, yazmaya başla artık şu romanı” diyor çevresi… Sonuçta biz okurlar, roman kahramanı olan yazarın, “Kurt Salgını” adını verdiği romanının yazılma sancıları ile beraber, aile ilişkilerindeki sancıları ve toplumsal sancıları okumaya başlıyoruz.

Yazar karakterinin düşlediği gibi, “kendinden kopardığı parçaları satır aralarına sıkıştırarak” (s.470), “romanın romanını” (s.250) yazmış Peride Celal.

1991 Orhan Kemal Roman Armağanı almış Kurtlar. Bu ödülden bağımsız, okur olarak söyleyeceğim tek şey muazzam doyurucu bir okuma olduğudur. Niçin bunca yıl kütüphanemde bekledi inanın bilmiyorum. Yazarının yalnızlığı tercih etmesinin enerjisi eserlerine de mi siniyor acaba diye düşünmedim değil hani. Üzüldüm gerçekten. Öte yandan, demek ki doğru zaman şimdiymiş, okumanın hakkını belki bu hayat tecrübesi ile daha fazla verebildim diye de düşündüm.

Kitabım 1991 yılı Can Yayınları. Peride Celal’in eserlerini H2O Yayınları yeniden basıyor. “Peride Celal okumalarım” kapsamında bugüne değin, H2O Yayınlarından çıkan üç öykü kitabını bir de Dar Yol romanını okudum. Kurtlar romanı, okuduğum beşinci kitap oldu. Kitaplığımda Kurtlar gibi, yine Can Yayınlarından çıkan Gecenin Ucunda ve Üç Yirmidört Saat adlı kitapları var, onlarla devam edeceğim Peride Celal okumalarıma.

Kıymetli Okurlar, sizi fazla detaya boğmadan ve okuma zevkinizi bozmadan burada durayım. Lâkin bir küçük not düşmek isterim. Romanda kurtlar, ulumalar çok geçiyor ve romanın adı da Kurtlar diye konunun malum bir siyasi görüşle sınırlı olduğunu zinhar düşünmemenizi rica ederim. Zira çok güzel bir metafor. Mutlaka tahmin edersiniz zaten ama belirtmeden içim rahat etmedi, bağışlayınız…

Evet, ister Can Yayınları ister yeni çıkacak baskıdan, bu harika kitabı lütfen okuma listenize alınız diyor; sevgimle ve şevkimle iletiyorum efendim. Sağlık, esenlik ve kitaplar hep sizinle olsun diliyorum.

Alıntılar:

☆”Kanımca yazar, yapıtında hiçbir yerde görünmeyen ve her yerde olan kişidir.” ( s.42 )

☆” ‘Anlat’ demişti Nilüfer. Yüreğini aç, boşalt, soluklan!” ( s.216 )

☆”Sizleri istediğim gibi biçimden biçime sokup oyunumu oynadım. Romancının kendisi de oyunun içindeki aktör değil mi? Biraz da yönetmen, kafasındaki tasarıma uyan oyunlar peşinde koşturup duran.” (s.467 )

☆”Yazmak tutkusuydu seni sevdiklerinden, çevrenden, yaşamdan uzaklaştıran. Durmaksızın aklından geçen düşünceler, kurulup bozulan roman, öykü çatıları, insanlar, görüntüler, düşler birbirini kovalayan… Yazmak, senin gerçek ‘sevdan’ buydu. Sevgiye, dostluğa giden bütün yolları kesen, kapayan, yok eden bir sürü düş, imge! İşte, kendi kendine bile açıklamaktan korktuğun gerçek!” ( s.546)

Güvercin | Patrick Süskind

Güvercin | Die Taube | Patrick Süskind ( d.1949)

Çeviri: Tevfik Turan

Okunma Zamanı: 07 Haziran 2021

Selâmlar,

Patrick Süskind okumalarımın sondan bir önceki kitabı oldu Güvercin adlı uzun öyküsü.

Ellili yaşlarını süren, bir bankada güvenlik görevlisi olarak çalışan Jonathan Noel isimli anlatıcının ağzından okuyoruz bu öyküyü. Metnin büyük bölümü iç monolog şeklinde olup, Jonathan Noel’in hem düşüncelerini hem duygusal iniş çıkışlarını hem de iç mücadelesini seriyor okurun önüne.

Her ne kadar soyadı Noel olsa da, hayatı pek de noel ışıltısı ile geçmemiş Jonathan’ın. Önce annesini alıp götürmüşler 1942 yılında, sonra babası yok olmuş.

Sonrası mı? Sonrası, “Eylemde bulunan biri değildi o. Rıza gösteren biriydi.” ( s.61) cümlesini doğrulayan yer değiştirme ve savaşa katılma. Savaştan dönüş, evlenme. Yok, hayır, yine huzur bulamayış.

Sonuç: “Jonathan Noel (…), insanlara güvenilemeyeceği, huzur içinde yaşayabilmenin ancak onları kendinden uzak tutmak olabileceği sonucunu çıkardı.” ( s.11 )

İşte tam burada, Türk Dil Kurumu Sözlüğü’ne bir ziyaret yapıp “münzevi ” kelimesinin anlamına bakalım mı? Buyurun,

Münzevi: Topluluktan kaçan, yalnız başına kalmayı seven

Jonathan Noel, artık bir münzevidir. Bir binanın minnacık çatı katında kendine ait dünyası ve dakika hesabıyla, neyi ne kadar sürede yapacağı, evden kaçta çıkıp kaçta gireceği vb. programlı bir kişidir. Bu rutininin ve dengesinin bozulmasından ise hiç haz etmez.

Şimdi, “buraya kadar bi’ dünya lâf ettin, iyi güzel de, Güvercin bu öykünün neresinde yahu” dediğinizi duyar gibiyim.

Geldim efendim geldim, n’oluyorsa zaten o güvercinden sonra oluyor!

1984 Ağustosu’nda, bir cuma sabahı“, ortak tuvalete gitmek üzere odasının kapısını açan Jonathan Noel, zeminde oturan, ortalığı pislemiş, tüyü dökülmüş bir güvercin görür ve tedirgin olur. Artık zihni bir ihtimaller ve kargaşa silsilesidir! Eh bundan sonrasını okuyup öğrenmek, kitabı okuyacak olanlara kalsın.

Sevgili Okurlar, yazarın kendisi de Alman edebiyatının “efsaneleşmiş münzevi” si olarak tanımlanıyor. Metnin başarısı bundan mı bilemem ancak Türkçesi on dokuz baskı yapmış.
Aksiyon barındırmayan bir metin için gerçekten müthiş.

Okuduğum diğer metinleri içinde en çok
Kontrbas adlı oyununa benzettim Güvercin öyküsünü.

İlgiyle okudum, Süskind sevenlerin dikkatine sunuyorum. Sevgimle ilettim.