NE OKUDUM / KASIM – 2020

NE OKUDUM / KASIM – 2020 📚🍂🍁

Hepsini severek okudum. Nazım Hikmet’in Şiiri‘nin gönlümdeki yeri ayrı ama.
Sevgimle ilettim.

1- Sahaf / Roald Dahl / Öykü

2- Görkemli Dünya / Hermann Hesse / Deneme – Gezi Edebiyatı

3- Turankızı – Çin Prensesi Turandot/ Friedrich Schiller / Oyun

4- Hayatımızdaki İnce Şeylere Dair / Ahmet İnam / Deneme

5- Nazım Hikmet’in Şiiri / Afşar Timuçin / İnceleme 💙

6- Yetişkinlerin Yalan Hayatı/ Elena Ferrante / Roman

7- Sonbahar / Ali Smith / Roman

8- Umutsuzlar Parkı / Edip Cansever / Şiir

9- Güz Masalları / Tarık Demirkan – Feridun Oral / Masal

Güz Masalları

Güz Masalları | Autumn Tales

Derleyen ve çeviren: Tarık Demirkan

Resimleyen: Feridun Oral

Okunma Zamanı: 28 Kasım 2020

Selamlar🙋🏻‍♀️🍁🍂

Mevsim Masalları serisinin, çıkış sırasına göre dördüncü ve son kitabı Güz Masalları. Fakat benim okuma sırama göre birinci kitabı oldu.

Dün keyifle okudum, içim ısındı. Yirmi bir masal içeriyor. Büyük bir kısmının kaynağı Budapeşte. Ancak Grimm Kardeşler’den bir masal dahil, Tatar masalı, Türk Masalı, Macar masalı ( ayrıca belirtilmiş) da var.

“Kaynak neden Budapeşte acaba” diye merak ettim, sorumun cevabını, derleyip çeviren Tarık Demirkan’ın özgeçmişinde buldum. Kendisi Budapeşte Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünü bitirmiş. Serbest gazetecilik yapıyor ve Budapeşte’de yaşıyormuş.

Masallar; hayvanların, insanların, bitkilerin dünyasına götürüyor küçük büyük hepimizi. Bilmeyenlere öğretiyor, unutanlara hatırlatıyor bu kâinatın bir döngüsü olduğunu, hiçbir şeyin sebepsiz olmadığını.

Hiç Bitmeyen Güz masalında dendiği gibi:

Herkes kendi işini yapsın, kimse mevsimlere karışmasın istemiş. Çünkü mevsimler olmazsa, doğanın düzeni bozulurmuş.

O yüzden, Güz Masalları ne anlatıyor derseniz; mevsimin özelliklerini, doğadaki değişimi anlatıyor. Bu kadar mı? Olur mu hiç canııım! Masal bu, derssiz olur mu. İyi – kötü, dayanışma, sevgi, mücadele vb. tekmili birden var.

Masalların güzelliğini resimleriyle dillendiren Feridun Oral’ın elleri dert görmesin diyorum.
Derleme ve çeviri emeğini veren Tarık Demirkan’a içten teşekkürler.

Sevgili Okurlar, Güz Masalları “her yaştan” çocuklar için. Yani o “her yaşın” içinde biz de varız yahu!

Bence okuyunuz; içiniz ısınır şu kasvetli günlerde, yüreğinize bir ferahlık gelir diyor, sevgimle ve şevkimle iletiyorum.

Haa bir de, kargalar matematik bilir miymiş dersiniz? Eh okuyuuun😄🙋🏻‍♀️🍁🍂

Not: Kitapla ilgili tek sıkıntım, teknik sebepten. Yazarın kitaplarının listesi bölümü, İçindekiler bölümünün bir kısmı ve ilk masalın ( s.11) ilk sayfası gölgeli basılmış. İletsem değiştirirlerdi eminim. Fakat okumaya başlayınca farkettim. Kitap alırken içine şöyle kabaca bir göz atın. Hem kendime hem de size not.

Alıntılar:

🍁”Ağaçlar ne güzden ne de kıştan korkarlarmış. Çünkü onlar nasıl olsa yakında baharın geleceğini, dallarının yine yeşereceğini, çiçeğe ve meyveye duracaklarını iyi bilirlermiş. Onların tek korktuğu işte bu eli baltalı oduncularmış.
(s.78 – Masal: Küçük Masanın Düşü)

🍁” ‘Şunlara bakın’ demiş Güz. Her taraf yiyecek dolu. Hiç insan görebiliyor musunuz çevrede? Hayvanlar karınlarını doyuruyor bunlarla. İnsanlar biraz daha beklerlerse her şey dalında çürüyecek. Benim yaşım neredeyse dünyayla eşit. Çok yaşadım, çok şey gördüm. Bu dünyada israfı en çok seven insanlardır. Bundan eminim.” (s.119 – Masal: Dünyanın Gezginleri)

Umutsuzlar Parkı | Edip Cansever

Umutsuzlar Parkı / Edip Cansever ( 1928 – 1986)
Okunma Zamanı: 06 – 27 Kasım 2020

Selâmlar Değerli Kitap Dostları,

İkinci Yeni akımının şairlerinden Edip Cansever’den okuduğum üçüncü kitap Umutsuzlar Parkı (1958).
Geçen aylarda Kirli Ağustos (1970) ve Yerçekimli Karanfil (1957) kitaplarını okumuştum.
Bu kitabında da yine kapalı, anlaşılması güç şiirler vardı. Ancak genel olarak anlam çıkarmanıza da yol veriyor.
TRT’de katıldığı Edebiyat Dünyası programında şöyle demiş Edip Cansever:

Her şairi bir öteki şairden ayıran birtakım özellikler vardır. Bu özelliklerden biri ya da birkaçı ağır basar. Bu ağır basan özellikler de genel olarak kişiliği belirler. Benim anlatıcı tavrım, şiirin sınırlarını geçmeden ortaya konmuş bir anlatıcı biçimidir.

Velhâsıl, kendine özgü bir tarzı var şairin. “Ben böyleyim” diyor bir nevî. İkinci Yeni şairlerinden olduğu belirtilse de, bu akımın kimi kurallarına uymadığı da belirtiliyor.

Yukarıda da belirttiğim gibi kimi zaman kapalı ifadeler olsa da bir yerinden yakalayabilip, anlamlandırabildiğiniz şiirlere ve mısralara denk geliyorsunuz. Çoğunda bir karamsarlık, çaresizlik ve hüzün hissi algıladıysam da şair, kitaptaki son şiirinin sonunda büyük harflerle:

İNSAN
SANA GÜVENİYORUM

SAYGILARIMLA.”

(s.75)

demiş ya, çıkmadık candan umut kesilmez misali, çok şükür dedim cidden.

Umutsuzlar Parkı‘ndan umutsuz çıkarmamış gezip dolaşanı, umutla yolcu etmiş kitabı okuyanı.

Dahasını biraz daha büyüyünce anlarım umarım. Şimdi böyle dedim diye lütfen ürkmeyiniz, şiiri seviniz. Zira okuyana neler düşündürüyor neler.

Sevgimle iletir, şiir sevenlerin dikkatine sunarım…

♡♡♡
Ve bir o kadar nehir ki
Durmadan akar
Sonra en büyük denizler olur
İşte o en büyük denizler sonra

Denizin bittiği yerde başlar

Bu yol insana çıkar.( s.25 )

♡♡♡
Belki de alıp başımı gideceğim
Biliyorsunuz ya bir ağrısı vardır gitmenin
Nereye, ama nereye olursa gitmenin
Hüzünle karışık bir ağrısı. ( s.39 )

♡♡♡
Ödevim
Hepsi bir çarktan çıkmış gibi
Umutla donatmak sizi. (s.68 )
♡♡♡

Herkesin olduğu yerde biz de oluyoruz
En değerli yüzler halinde
Sonra hep beraber sığınmak
Nereye?
Kendimize. ( s.74)

Sonbahar | Ali Smith

SONBAHAR / AUTUMN / ALI SMITH ( d. 1962 )

Çeviri: Seda Çıngay Mellor

Transit gloria mundi (Lat.) = Dünyanın görkemi böylece gelip geçer. (s.156 )

Okunma Zamanı: 23 – 26 Kasım 2020

Selamlar Sevgili Kitap Dostları,

SONBAHAR, Ali Smith ile tanışma kitabım oldu. Daha önce alınmış kitapları beklerken, bu kitabını okudum. Birkaç yazarda böyle oldu bu ara. Kim bilir belki mevsimin etkisidir.

Sonbahar, tıpkı Karl Ove Knausgaard ‘ın Mevsim serisi gibi, Ali Smith’in Mevsim Dörtlemesi serisinin ilk kitabı.

Bu kitap özelinde İngiltere’nin Brexit oylaması sonrası çıkan ve ona değinen ilk kitap olduğu pek sık vurgulanmış hem Guardian hem de New York Times değerlendirmelerinde. Kitabı okumuş biri olarak belirtmek isterim ki vurgu yapılan şey Brexit değil bence. O olaya doğrudan değinen ve nesir şeklinde yazılmış bir şiire benzeyen, kitabın ilk bölümünde, 55-57. sayfalardaki “Ülkenin dört bir yanında…” tekrar cümleciğiyle yazılmış kısımdır. Diğer kısımlar gibi kitabın tamamı tek bir konu odaklı olmayıp, parçalı bir şekilde pek çok konuya değinmektedir. Okurken bir konudan başka bir konuya, ya da şimdiki zaman diliminden, bir bakımevinin odasında, koma halinde imiş gibi derin uyku durumunda olan yüz bir yaşındaki Daniel Gluck’ün zihninden geçenlere denk gelebiliyorsunuz. Okuduğumuz kurgu, geçmiş ve şimdi arasında.

Diğer ana karakter Elisabeth Demand ise otuz iki yaşında, Londra’daki bir üniversitede sabit saatleri olmayan, sözleşmeli, kıdemsiz bir sanat tarihi okutmanı. “Ana karakter” dedim çünkü “kahraman” sıfatını kullanacağım bir durum yok kurguda. Belki yazarın amacı da bu değil. Çünkü Elisabeth’in on bir yaşından başlayarak geri dönüşlerle, yaşlı komşusu Daniel ile sohbetlerine tanık oluyoruz parça parça. Zira bir diğer vurgulanan konu “zaman”. “Zaman yolculuğu gerçek, dedi Daniel. Sürekli zamanda yolculuk ediyoruz. An be an, dakika dakika.” (s.146)
Okurken bir konudan başka bir konuya, ya da şimdiki zaman diliminden, bir bakımevinin odasında, koma halinde imiş gibi derin uyku durumunda olan yüz bir yaşındaki Daniel Gluck’ün zihninden geçenlere denk gelebiliyorsunuz. Okuduğumuz kurgu, geçmiş ve şimdi arasında.

Diğer ana karakter Elisabeth Demand ise otuz iki yaşında, Londra’daki bir üniversitede sabit saatleri olmayan, sözleşmeli, kıdemsiz bir sanat tarihi okutmanı. “Ana karakter” dedim çünkü “kahraman” sıfatını kullanacağım bir durum yok kurguda. Belki yazarın amacı da bu değil. Çünkü Elisabeth’in on bir yaşından başlayarak geri dönüşlerle, yaşlı komşusu Daniel ile sohbetlerine tanık oluyoruz parça parça. Zira bir diğer vurgulanan konu “zaman”. “Zaman yolculuğu gerçek, dedi Daniel. Sürekli zamanda yolculuk ediyoruz. An be an, dakika dakika.” (s.146)

Kitabın tek bir konusu olmamakla birlikte – kimi zaman dağılırmış hissi aldım – okuru kendine bağlayan bir yapısı da var. Örneğin Pop Art ( Popüler sanat ) konusunda bir metin okurken bulabilirsiniz kendinizi, kitapta adı geçen Britanyalı ilk kadın Pop Art ressamı Pauline Boty’den sebep.

Bu sanatın temsilcilerinden biri olan Andy Warhol demiş ki: “Sanatçı, insanların ihtiyacı olmayan şeyleri üreten kimsedir.”Sevgili Okurlar, bizim Ali Smith’in Sonbahar kitabına ihtiyacımız var mı acaba? Olmayabilir. Ama yazmış Ali Smith. Bu, onun sanatı.

Yukarıda da belirttiğim üzere, dağınık gibi gelse de, pek çok konuya değinse de, kendini okutan bir kitap Sonbahar. Bendeniz okurun nezdinde ise bu bir dostluk, arkadaşlık kitabı. Kimin dostluğu? Annesinden muğlak denecek bir ilgi gören ama yaşlı komşusu ile muhteşem sohbetler edip, ilginç oyunlar oynayan Elisabet ile Daniel’in dostluğu, keza Şimdi ile Geçmiş’in dostluğu. Tarih ve Zaman’ın dostluğu. Dünya ve Hikayeler’in dostluğu. Daniel’in dediği gibi “Uydurma olmaları sahiciliklerini azaltmaz ki ama.” (s.104)
Sevgili Okurlar, bizim Ali Smith’in Sonbahar kitabına ihtiyacımız var mı acaba? Olmayabilir. Ama yazmış Ali Smith. Bu, onun sanatı.

Yukarıda da belirttiğim üzere, dağınık gibi gelse de, pek çok konuya değinse de, kendini okutan bir kitap Sonbahar. Bendeniz okurun nezdinde ise bu bir dostluk, arkadaşlık kitabı. Kimin dostluğu? Annesinden muğlak denecek bir ilgi gören ama yaşlı komşusu ile muhteşem sohbetler edip, ilginç oyunlar oynayan Elisabet ile Daniel’in dostluğu, keza Şimdi ile Geçmiş’in dostluğu. Tarih ve Zaman’ın dostluğu. Dünya ve Hikayeler’in dostluğu. Daniel’in dediği gibi “Uydurma olmaları sahiciliklerini azaltmaz ki ama.” (s.104)

Yaşamımız zaman nehrinde akıp giderken, ya da biz zamanın içinden geçerken, yaşantılar da birbirine benziyor sanki.“Hâlâ yaz mevsimlerimizin olduğu eski günler işte. Şimdiki gibi yeknesak tek bir mevsimimiz değil, mevsimlerimiz vardı o zamanlar.” (s.177) diyen karakter ne kadar da haklı.

Hâlâ yaz mevsimlerimizin olduğu eski günler işte. Şimdiki gibi yeknesak tek bir mevsimimiz değil, mevsimlerimiz vardı o zamanlar.” (s.177) diyen karakter ne kadar da haklı.

Sevgili okurlar, bakalım siz okuduğunuzda neler bulacaksınız bu kitapta. Çünkü okurun yorumuna oldukça açık, iddiasız gibi görünen bir kurgusu var. Buraya yazmadığım daha pek çok referans ve kitaplar var meselâ. Sadece bir eylem var ki size Kafka’nın hangi kitabını hatırlatır acep!? Ben söylemeyeceğim elbette. Rahat okunan, hızlı okuyanın elinden bırakmadan bitirebileciği bir kitap Sonbahar. Ben sevdim. En bayıldığım yerler ise kuşkusuz Elisabet ile Daniel’in sohbetleri oldu. Bu yazı da kitabın etkisiyle olsa gerek biraz dağınık oldu galiba. Hoş görünüz lütfen.

Rahat okunan, hızlı okuyanın elinden bırakmadan bitirebileciği bir kitap Sonbahar. Ben sevdim. En bayıldığım yerler ise kuşkusuz Elisabet ile Daniel’in sohbetleri oldu. Bu yazı da kitabın etkisiyle olsa gerek biraz dağınık oldu galiba. Hoş görünüz lütfen.

Elbette, kitabın çeviri emeği için Seda Çıngay Mellor’a ve Kafka Yayınevi’ne teşekkür ederim.

Sevgili Okurlar, yazarla tanıştım. Devam okumaları gelir diyorum. Zira “Başka hikâyeler daima vardır, daima olacaktır. Hikâye dediğin budur. Sonu gelmeyen yaprak dökümüdür.” ( s.162)

Sevgimle iletiyor, sağlık, esenlik ve hep kitaplı günler diliyorum.

Alıntı:

“Yaşam mı? yakalamak için çalıştığın şeydi, senden biraz uzağa konmuş bir nesnenin yoğun mutluluğu.” (s.205 )

Turankızı – Çin Prensesi Turandot | Friedrich Schiller

Turankızı – Çin  Prensesi Turandot | Friedrich Schiller ( 1759 – 1805 ) 


Çeviri: Senar Ülger ve Selçuk Ülger 
 
Okunma Zamanı: 21 – 22 Kasım 2020

Selâmlar Sevgili Kitap Dostları,


Yıllarca Devlet Opera ve Balesi’nin repertuvarı içinde adını duydum Turandot‘un. Ancak konusunun ne olduğuna dair hiç araştırma yapmadım. Hayat gerçekten çok ilginç. Bu eksiğimi seneler sonra bir kitabı vesile kılarak telafi etme şansı verdi. 

Soyluluk ünvanını da sahip Schiller, Goethe ile birlikte çağdaş Alman edebiyatının kurucularından sayılıyor. Askeri bir hekim ama gönlünü yazmaya vermiş.

Kitaptaki Sunuş yazına göre, “Yorucu bir çalışmayı bitirmenin rahatlığı içinde kitaplığına göz atarken, İtalyan tiyatro yazarı Carlo Gozzi’nin 1762 yılında yazdığı ve aynı yıl Venedik’teki ünlü Teatro San Samuele’de sahnelediği Turankızı oyunu gözüne çarpar. (…) Turankızı’nı bir solukta okuyan Schiller, Batı edebiyatına yabancı olan efsanelerin büyülü hazinesi içinde bir kez daha kaybolur. Turankızı ‘Binbir Gece Masalları’nda anlatılan bir Fars masalı olmasına rağmen, Gozzi, yapıtının kaynağını bir Çin masalı, baş kahramanı Turankızı’nı da Çin Hanı’nın kızı olarak tanıtmıştır. Oysa masalın adı, Farsçadan ‘docktar'(kız) ve ‘Turan’ ( Türk yurdu, Türkistan) kelimelerinin birleşmesinden oluşmuş ‘Docktar-ı Turan’ tamlamasından gelen Turankızı’dır. Almancaya Turandot ( Turantochter) olarak geçmiştir.” ( s.9-10)

Ayrıca Gozzi’nin düzyazı olarak kaleme aldığı oyunu, destansı bir seslenişle Almancada yeniden yaratmak istemiş Schiller. Böylece Alman tiyatrolarının gereksinim duyduğu özgün bir oyun yaratmanın heyecanına kapılmış ve bunu başarmış da. Ve oyun 1802 yılında kitap olarak da basılmış. Dahası kitapta efendim.


Çin Hakanı Altun öyle kızgın ki kızına “hain evlat“, “zalim evlat” diye çıkışabiliyor. Turandot çok ama çok güzel, üstelik zeki ama özgürlüğüne düşkün. Evlenerek bir erkeğin kölesi olmayı reddediyor. Her önüne gelen istemesin artık onu diye babasını da ikna ederek bir yasa çıkarttırıyor. Ona talip olacak prense üç bilmece soracak, bilenle evlenecek, bilemezlerse boynu vurulup, başı şehrin sur kapısına asılacaktır. 

Ya işte böyle çetin şartlar içinde, bu olayı masal zanneden, oyunun talihsiz kahramanı, sürgün bir Han olan Timur’un oğlu Astrahan prensi Kalaf, bir vesile Turandot’un resmini görüverir ve ateş bacayı sarar. Küçümsediği “aptallar”ın durumuna düşer. Sonrası tehlikeyi göze alıp Turankızı ile evlenme mücadelesi. Dahasını okuyacak olanlar öğrenecek.

Bu oyunu umarım okursunuz Sevgili Okurlar. Keyifle okudum bu trajikomediyi. Üç bilmeceli geçiş olayı ise başka bir oyunu hatırlattı bana; Sophokles’in Kral Oidipus oyunundaki Sfenks’in bilmecesi’ni… Fakat Turandot oyunundaki dörtlükler halinde yazılmış bilmeceler gerçekten güzeldi. Bence sadece bu bilmeceler için bile okunur bu oyun [ umarım teşvik edebilmişimdir].

Hatta şöyle bir bilgi var: “Schiller, oyunu yeniden izlemeye gelen seyirciler sıkılmasınlar diye, (…) üç bilmeceyi oyun her sahnelendiğinde değiştirir. Bu oyun için toplam on dört ayrı bilmece yazmıştır Schiller. Goethe de bu oyun için bir bilmece yazıp dostuna armağan etmiştir.” ( s.10 ) 

Ne yalan söyleyeyim çok merak ettim diğer bilmeceleri.

Oyunun Almancadan çeviri emeğini veren Sayın Senar Ülger ve Selçuk Ülger’e içten teşekkür ediyorum. Keyifli bir okuma olanağı sundular.

Heyecanlı, merak ettiren, kimi zaman kızdıran, keyifli bu masal dünyasına girin derim. Özellikle oyun okumayı sevenler göz ardı etmesin isterim. 

Sevgimle ve şevkimle ilettim. Sağlık, esenlik ve kitaplar hep sizinle olsun!

Alıntı:

Dünyadaki tüm insanların gözlerini boyayabilirsin,
Fakat kork ve titre tanrıların acı intikamından!
Günahlarını yedi kat yerin altına gömüp,
Bin mezar kapağıyla üstünü kapatsan da
Yaptığın tüm kötülükler er geç çıkacak gün yüzüne… ( s.111 ) 

Nazım Hikmet’in Şiiri | Afşar Timuçin

Nazım Hikmet’in Şiiri / Afşar Timuçin ( d.1939)
1979 Türk Dil Kurumu Eleştiri Ödülü

Okunma Zamanı: 10 – 20 Kasım 2020

Dehalar hem geleceği haber verirler, hem bizi geleceğe ulaştırırlar. Bugünün içinden geleceği sezebilmek, sezdirebilmek, bugünden yarına aktarılmakta olanı görebilmek, gösterebilmek… dehanın üstün görevi budur işte.” ( s.15 )

En güç, en belalı koşulları bile soğukkanlılıkla karşılayacak kadar, yalnızca ve yalnızca insanlığın geleceği, gelecekteki mutluluğu için çalışırken önüne çıkan engelleri umursamayacak kadar büyük bir şair, büyük bir yaratıcı. Çabasını inancıyla, inancını onuruyla, eylemini bilgisiyle pekiştirmiş bir insan. Herkes gibi bir insan, sıradan biri, olağanüstü falan değil, ama bir deha. Daha ilerisini, daha ötesini bir sezişli müzik biçiminde yüreğinin orkestrasına koyan bir deha. Ahlâk bunalımı içinde kıvranan Atina için Sokrates neyse, ahlak bunalımı içinde kıvranan Türkiye için Nazım Hikmet oydu. Sokrates’i gençlerin ahlakını bozmakla suçlayarak ölüme mahkum etmişti ‘yurttaşlar’. Nazım Hikmet’i de gençleri ayaklandırmaya kışkırtmakla suçlayarak toplum dışına itmeye çalıştılar. Oysa, ne iyi, bazı insanların ölümü ya da mahpusluğu etkin bir toplum olayıdır, dönüştürücü bir güçtür. Bir dönüşüm, gerçekleşecekse, önüne geçen bütün engelleri yıkarak gerçekleşecektir.” (s. 15 – 16 )

Selâmlar Sevgili Kitap Dostları,

Bir değerlendirmeye, alıntılarla başlamak ne kadar doğru bilmiyorum. Bunu yapmaktan muradım, Nazım Hikmet’in Şiiri kitabının temelinin neye dayandığı hakkında bir mum yakmaktır.
On gündür her anlamda mest olarak okuduğum kitabın içeriğinin sistematiğine ba-yıl-dım.

Sayın Afşar Timuçin’in mesleki birikimi neredeyse benim yaşım kadar. Dolayısıyla haddimi aşmak istemem. Bir okur olarak, son derece doyurucu bir okuma olduğunu belirtmek boynumun borcudur.

Hem Nazım Hikmet’in şiirlerinin üstüne oturduğu temel, bu temelin özelliği, sosyolojik içeriği, bilgi birikimi, kültürü, felsefesi, tarih vb. hem de Afşar Timuçin’in kullandığı üslup ve tüm içeriği sunduğu kompozisyon, okumayı entelektüel bir ziyafet haline dönüştürdü.

Şiirlerini dönemlere ayırarak ve örnekler vererek irdelemiş ilk bölümde. İkinci bölüm ise beş destana ayrılmış olup yine bunlara kaynaklık eden olaylar, toplumsal alt yapıları ve destanlardan alıntılanan mısralarla desteklenmiş.

Nazım Hikmet’in hepimizi etkileyen mısralarının altında coşkun bir duygusallıktan çok daha fazlası olduğunu her vesile ile belirtmekte Sayın Afşar Timuçin. Hatta bunu Nazım Hikmet’in 1925 yılında yazdığı bir şiirden yaptığı alıntıyla buraya alayım:

Bizim kuvvetimizdeki hız / ne bir din adamının dumanlı vaadinden / ne bir hayalin gönlü yakışındandır./ O yalnız / tarihin o durdurulamaz akışındandır.

128 sayfayı belki iki günde bitirecek olanlar vardır. Ancak bunun adına okumak denir mi emin değilim. Neden? Çünkü bunca dolu içerik, o kadar yetkin bir anlatımla verilmiş ki tek bir cümle dahi “laf olsun ” diye yazılmamış olup, öğrenme niyeti olan okurlara hediye edilmiş “Nazım Hikmet Özel Dersi” olma özelliğinde. Kendisine içten teşekkür ediyorum. Zira bundan sonra, bu kitap sayesinde, Nazım Hikmet okumalarım daha bilinçli olacak kuşkusuz.

Sevgili Okurlar; her toplumda, daha iyi bir gelecek için önderlik edenler maalesef hep bir bedel ödemek zorunda bırakılmışlar çeşitli iddialar öne sürülerek. Bugün de değişen pek bir şey yok sanki. Bakın Afşar Timuçin ne diyor:

Önemli olan, tarihin getirdiği zorunlu dönüşümleri kavrayabilmektir, tarihin akışını daha mutlu bir dünya adına kolaylaştırabilmek için çaba göstermektir. Tarihin akışına karşı çıkanlar ergeç yenileceklerdir, çünkü tarihsel akış herhangi bir kişinin, herhangi bir topluluğun koyacağı takozla durdurulabilir bir şey değildir.” (s.39 )

Bu sözlere katılmamak mümkün değil!

Çok geç keşfettiğim bu kitabı okuduğum için mutluyum. Nazım Hikmet rehberim olarak , onun kitaplarının yanında duracak. Ayrıca hediye edebileceğim kitaplar arasına girdi. Lütfen kendinize bir iyilik ediniz – baskısı var görünüyor – bu kitabı edininiz ve tadını çıkara çıkara okuyunuz, notlar alınız. Bendeki kitap 2002 tarihli 5. basım.

Sevgimle ve şevkimle ilettim.
Yaşamak
birer birer

ve hep beraber
ipekli bir kumaş dokur gibi…

hep bir ağızdan

sevinçli bir destan
okur gibi
Yaşamak…

Görkemli Dünya | Hermann Hesse

GÖRKEMLİ DÜNYA / WANDERUNG / WANDERING / HERMANN HESSE ( 1877 – 1962 )  


Çeviri: #EsenAkyel       #ÇantamdakiKitabım


Okunma Zamanı: 19 Ekim – 10 Kasım  2020


Ben kadını sevmeyen, yalnız aşkı seven, rüzgârlı seslere aitim. Biz gezginler hepimiz böyle yaratılmışız. Bizim gezginliğimizin ve evsizliğimizin büyük kısmı aşktan, aşka ait şeylerden meydana gelir. Gezi romantizminin yarısı serüven beklentisinden başka bir şey değildir. Diğer yarısı ise aşka ait şeylerin dönüştürmek ve çözmek isteyen bilinçsiz bir dürtüdür. (s.26 )

Selamlar Değerli Kitap Dostları,  

Selamsız sabahsız girişte paylaştığım satırlar, Hesse’nin bu kitabının neye odaklandığının kendi kaleminden cevabıdır efendim.

Günümüz edebiyat terminolojisinde ise “Gezi Edebiyatı” kapsamına girmekte. Şair yanına da tanık olduğunuz şiirler ve kısa metinlerden oluşan keyifli bir okuma oldu. Altını çizmediğim cümleler azdır.

Metni keyifli hale getiren çeviri emeği için Esen Akyel’e ve resimli fotoğraflı sayfa tasarımı için ise Emir Tali’ye teşekkürler.

Daha önce Kolektif Yayınları’ndan çıkan Ağaçlar kitabını okumuş ve içine düşmüştüm, Görkemli Dünya için de benzer duygular içindeyim.

Gezmek, doğayı fark etmek, kendine mal etmek, gözlemlemek, ders çıkarmak, hayran olmak, kimi zaman sitem etmek, insana ve insanın doğadaki dönüşümüne dair ne varsa.

Âşık Veysel’in dediği gibi “uzun ince bir yol” u vardır herkesin gide durduğu ve hatta varacağı bir toprak parçası.

Bakın ne yazmış Hesse buna dair:

Bir gün yaşantımı değiştiren ve beni sık sık üzüntüye boğan şeylerden hiçbir kalıntı kalmayacak. Bir gün son yorgunlukla birlikte barış geri gelecek ve ana toprak beni geri alacak. O son olmayacak, sadece yeniden doğum için bir yol, eski ve solmuş olanın yok olduğu bir yıkanış, uyuklama olacak ve orada genç ve yeni olan soluk almaya başlayacak.” (s.35)

Ne güzel değil mi? Kendisiyle barışık ve ölüme “sevgili kardeşim” diye hitap eden bir bilge.

Yola çıkmak bir vedayı gerektirir ya dostlar. Bakın nasıl vedalaşıyor Hesse:

Hoşçakal küçük çiftlik evi ve öz vatanım. Sizleri genç bir adamın annesinden ayrılışı gibi terk ediyorum. O ayrılma zamanının geldiğini bilir. Şunu da bilir; istese bile asla annesini terk edemez.” ( s.11)  

Daha daha yazasım var ama burada durayım. Zaten mini bir kitap, okuyacak olanlara da birşeyler kalsın değil mi ama? Hediye edebileceğim kitaplar arasına girdi GÖRKEMLİ DÜNYA. Bence kendinizi bu güzellikten mahrum etmeyim. Evde iseniz ara ara açın okuyun. Ya da benim gibi dışarı çıkmanız gerektiğinde çantanızda taşıyıp, seyahat halindeyken, soluklanmak için oturduğunuz bir parkın içinde veya bir deniz kenarında bir iki sayfaya dalıp başka yerlere gidiverin…  

Sevgimle ve şevkimle ilettim. Sağlık, esenlik ve kitaplar hep sizinle olsun.

Alıntı:

Bir felakete uğradığımızda ya da yaşama katlanamadığımız anlarda, bir ağacın bize söyleyeceği şeyler vardır: Sakin Ol! Bana Bak! Yaşam kolay değil, zor da değil. Bunlar çocukça düşünceler. Bırak Tanrı içinde konuşsun ve düşüncelerin sakinleşsin. Sen kederlisin çünkü gittiğin yer, evinden ve annenden ayrı fakat her adım ve her gün seni tekrar annene geri götürür. Ev ne orası ne de burasıdır. Ev senin içindedir yada hiçbir yerde değildir.” (s.56 -57 ) 

Yetişkinlerin Yalan Hayatı | Elena Ferrante

Yetişkinlerin Yalan Hayatı / La Vita Bugiarda Degli Adulti / The Lying Life of Adults / Elena Ferrante

Çeviri: #ErenYücesanCendey

Okunma Zamanı: 01 – 08 Kasım 2020

Selâmlar Sevgili Kitap Dostları,

Yetişkinlerin Yalan Hayatı, okuduğum ilk Elena Ferrante kitabı. Napoli Dörtlemesi’ni almıştım ama neye niyet neye kısmet oldu biraz. Bence güzel oldu tanışma. Devamı gelir mi? Yani yazarı okur muyum? Okurum.

Yer: Napoli / Ferrante okurları için sürpriz değil elbette. Çok detaylı hatırlayamasam da, bir İtalya gezisinde Napoli’den bana kalan simge, Beyoğlu’nun arka sokaklarına benzemesiydi, asılmış çamaşırlarıyla…

Kızımız Giovanna’nın entelektüel bir anne-babası var. Baba, Napoli’nin varoşundan okuyarak kurtulmuş. Ancak kızkardeş yani kızın halası Vittoria için aynı şey sözkonusu değil. Biraz da çirkin.

“Oğlan dayıya kız halaya” çeker sözünden hareketle, kızımız, hiç görmediği halasına benzediğini duyuyor. Merak ediyor.

Kurgu akarken ve her şey yolunda gibi görünürken, “…eski bir dostluk içinde yaşanan çürüme” farklı vesilelerle ortaya çıkıyor. Birinin şahidi kızımız Giovanna.

Olayları onun gözünden okuyoruz. 12 yaşından 16 yaşına kadar geçen sürede neler olduğunu okuyacak olanlara bırakıyorum efendim.

Gayet akıcı, standart bir kurgu gibi görünse de ben en çok sinematografik oluşunu sevdim. Detaylar, olaylar capcanlı anlatılmıştı. Dolayısıyla film izler gibi okudum. Bu nedenle çeviri emeği için Eren Yücesan Cendey’e teşekkür ederim.

Bilmişlik taslamak gibi olmasın ama buna bir “bildungs roman”denir mi? Yani karakterin olgunlaşmasının seyri olan roman. Neden olmasın. Sadece anlatıcı ergenimiz değil başka kişilerde de gelişim oldu.

Bir başka tespitim ise kurguda “kişi olmayan bir kişi” de vardı. Bir nesne. O nesne “yetişkinlerin yalan hayatı”nın gerçek simgesiydi bana göre ve tıpkı şekli gibi roman boyunca bir yerden bir yere gezdi ve duyguların da simgesi oldu; aşkın, nefretin, bağlılığın, yalanın; kimi yerde parladı kimi yerde parlamadı. Ve romanın sonunda şeklini tamamladı sanki. Onun ne olduğunu da okuyacak olanlara bırakıyorum.

Fakat birşeyi belirtmek isterim. Kitabı bitirdikten sonra, kitap eklerinden kesip kitabın içine koyduğum dört farklı değerlendirme yazısını okudum ve gördüm ki sadece Elçin Poyrazlar’a ait yazıda bahsedilmiş benim “kişi olmayan kişi” diye bahsettiğim nesne. Teşekkür ediyorum kendisine.

Sevgili Okurlar; çocuklar nasihati sevmez, davranışları örnek alır.
Yalanlar, yalanlar; yetişkinler yasaklar ama ne çok söylerler.” ( s.158 ) cümlesinden yola çıkarsak, yıllarca kendisine yalan söylendiğini öğrenen bir kız çocuğu var karşımızda her şeyiyle; ergenliği, cinselliği keşfi, isyanı, çocukluk arkadaşları, halası, ilk aşkı derken, başka yalanları da keşfedince, yetişkin olma yolunda o da yalana sarılacak mı? Dönüşümünü tetikleyen kim? Bunların cevabı okumayı düşünenlere kalsın isterim.

Yeni bir yazarı heybeme katmış olmaktan memnunum. Sıkılmadan, merak ederek okudum. Özellikle yarısından sonra daha ilgi çekici olduğunu da belirtmeliyim. Merak eden okurların ilgisine sunuyor, sevgimle iletiyorum. Sağlık, huzur ve kitaplar hep sizinle olsun.

Alıntı:

O ifade – gözü görmez olmak – zihnimden silinmek bilmiyordu. Her şey düzenli gibidir; günaydın, yakında görüşürüz, buyurun, içmek için ne sunayım size, sesi biraz kısabilir misiniz lütfen, teşekkür ederim, rica ederim. Ama bir anda inebilecek kara bir perde vardı. Bu beklenmedik bir körlüktü, artık arada boşluk kalmıyordu, gidip çarpıyordun. Bu sadece bazı kişilere mi oluyordu yoksa belli kişiler mi belli bir düzeyi aşınca görmez oluyorlardı? İnsan her şeyi net olarak gördüğünde mi daha gerçekti yoksa en sağlam ve yoğun duygular – nefret, aşk – gözünü kör ettiğinde mi?” ( s.269 – 270 )

SAHAF | Roald Dahl

SAHAF / THE BOOKSELLER / ROALD DAHL ( 1916 – 1990 ) Çeviri: #ElifErsavcı

#hikâye #roaldDahl

Okunma Zamanı: 05 Kasım 2020

Selâmlar!

Okuduğum ilk Roald Dahl öyküsü.

Sürükleyici, sade, merak ettiren ve sonunun nereye varacağını üç aşağı beş yukarı tahmin etseniz bile yine de tahmin etmediğiniz bir yerden okuru yakalayıp şaşırtan bir tarzı olduğunu anlamış oldum. Başka kitaplarını da okurum bu yazarın. Sevdim.

Çizimleri #FedericoDelicado yapmış. İtiraf edeyim; kitabın adı ne derece sempatik geldi ise çizimdeki kişiler o derece itici geldi. Fakat okuyunca, çizerin, kişileri ne kadar başarılı yansıttığını da görmüş oldum. Hakkını teslim edeyim.

@inkakitap tan yine böyle çizimli, Steinbeck’in Krizantemler öyküsünü okumuştum. Onu da sevmiştim. Tek öykülük idi o da. O yüzden okuyup okumamak tercihinize kalmış. Ben sevdiğim için, neşeli ( resimli olduğu için ) geldiğinden tercih ediyorum genelde.

İlk baskı kitaplar için mektupla okur seçen ve ödeme alan bir sahaf Bay William Buggage. Bir de yardımcıs kadın var , Bayan Muriel Tottle. Müşterileri ise soylular, milyonerler, saygın din adamları ve kahramanlar.

Yer: Londra / Trafalgar Meydanı / Charing Cross Yolu

Bu sahaf, başka bir sahaf.

Şu hayatta mükemmel plân diye birşey yoktur diyerek bitireyim. Ya da çekirge bir sıçrar iki sıçrar…

Sevgimle ilettim.

Hayatımızdaki İnce Şeylere Dair | Ahmet İnam

Hayatımızdaki İnce Şeylere Dair | Ahmet İnam ( d.1947 )

Okunma Zamanı: 31 Ekim – 04 Kasım 2020

#neokudum #deneme
11.baskı / EYLÜL- 2017 /

Selâmlar Sevgili Kitap Dostları,

Çoğumuzun aklına mıh gibi çakılmıştır sanırım, sevgili Gülten Akın’ın İLKYAZ şiirinin “Ah, kimselerin vakti yok/ Durup ince şeyleri anlamaya” mısraları. Belki Ahmet İnam hoca ondan esinlemiştir bu tanımı…

Her ne ise sebep; bugün hoyratlaştığımız, yozlaştığımız, hep bir mücadele içinde görmediğimiz, göremediğimiz, umursamadığımız şeylerdir belki ‘bir tatlı huzur’ a vesile olanlar. Öyle ya; “hayat, sen planlar yaparken başına gelendir” cümlesi bir şekilde yüzümüze bir fiske indiriveriyor.

Uzun lâkırdının kısası; sayın Ahmet İnam ‘az ve öz” yazmış. İçindeki öz, okurun meşrebine kalmış diyeyim. Daha önceden, kendisinin yazılarına ve televizyon sohbetlerindeki diline aşina olup sevdiğim için, bu kitabı da ilgiyle ve severek okudum. Zira çok yönlü bir akademisyen; mühendislik kökenli felsefe hocası. Daha başka şapkaları da var ve bunlar yazdıklarına da yansımış tabii. İçten. Konuşur gibi.

Kitap üç ana bölümden oluşuyor:

1- HAYATTAN

2- AKADEMİDEN

3- ŞİİRDEN

Her bir bölüm kendi içinde kısa kısa ( 2 – 3 sayfa ) alt bölümlerden mürekkep. Dolayısıyla, “dur şunu da okuyayım, bu da ilginçmiş, ne güzel demiş, öbürü nasıl acaba” vb. bencileyin metnin şevkine kapılıp keyifli bir yolculuk yaptım. Öyle hoop bitti değil tabii. Ancak hızlı okuyanlar için durum farklı olabilir.

Metinler bir yaklaşım içeriyor; “gönül” konusu Ahmet Hoca’nın özellikle önem verdiği bir konu. Ayrıca kibar fırçalar, eleştiriler, ayna tutmalar, felsefi ve şiirsel ifadeler.

İnce insan olmak her şeyden önce iç-özgürlük sorunudur. Kafanızın ve gönlünüzün tutsak olmaması gerekir.” ( s.9) diyor Ahmet İnam. Daha ne desin, bu cümle bile anlayana ne çok şey söylüyor.

Daha çok taze bir deprem yaşadık , şöyle bir geri çekilip uzaktan bakınca ve söylenenleri dinleyince “kafası ve gönlü tutsak” olanlarla olmayanlar şıp diye belli etti kendini değil mi? Varlar ama azlar. Lâkin bazı zamanlarda “az, çoktur.”

İncelik ‘genişlik’ taşır. Kuşatıcıdır. Ufuk açıcı. Genişletici. Kucaklayan. Dar kafalılardan çok az ince çıkmıştır.” (s.9) Doğru söze ne denebilir ki…

Sevgili Okurlar, kitabın ağırlıklı metinleri “HAYATTAN” bölümüne ait. Akademi’nin bilmediğimiz bölümüne ve şiirin ise beş yazıyla detaylarına doğru seyir halinde olacak okuyanlar. Kemerlerinizi bağlamaya gerek yok, metinlerin sükûnetine kimi zaman ise hocanın esprilerine bırakınız kendinizi. Birer birer çıkınız merdivenleri. Sevgimle ilettim. Sağlık, esenlik ve kitaplar hep sizinle olsun.

Alıntı:

🌻”Yazar, ‘düzlemi’ olan biridir. Hayatın içinde, hayatın içinden çekip alır bizi. Bir yerlere götürür. Yazılarına binip gideriz onun. Yazıları birer gemidir. Uzağa, öteye. Ne var ötede? Ötede, bu kadar olmayan bir dünya var. Bu kadar olmayan bir hayat. Yaşarken böyle yapıyoruz çünkü: “Bu kadar, böyle” diyoruz. Yazar, öyle olmadığını gösteriyor. “Kalk gidelim” diyor. Kalkıp gidiyoruz. Öte, hem bu dünya hem bu dünyanın dışı demek. Bu dünyanın sınırlarını genişletip zenginleşmesi, dönüşmesi, oluşmasıdır, öte. Yazar bu dönüşümü, bizi ötelere taşımanın dönüşümünü gösterir. Kıyı köşe bir yazar olmayı seçtim. Kıyıdan öte iyi görünüyor.” ( s.16 )