Birlikte Yaşamayı Öğrenmek | Ayşegül Komsuoğlu

Birlikte Yaşamayı Öğrenmek – Politik Dostluk ve Eğitim | Ayşegül Komsuoğlu

Okunma Zamanı: 08 – 18 Mayıs 2022

Toplumsal Hareketler ve Siyaset |1. Baskı – Mart 2018 | H2O Kitap | 156 sf.

Selâmlar Sevgili Kitap Dostları,

Başlığı ve alt-başlığı ile dikkatimi çektiği için merak edip kitaplığıma kattığım bir kitaptır Birlikte Yaşamayı Öğrenmek. Epeyce rafta bekledi maalesef.

Ayşegül Komsuoğlu, biyografisine göre, “İstanbul Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü, Siyaset Bilimi Anabilim Dalı’nda görev yapmakta ve Türkiye siyasal yaşamı ve siyaset bilimi alanlarında çeşitli lisans ve lisansüstü dersler vermekte” olan bir akademisyen.

Öncelikle belirtmek isterim ki yazarın akademik terbiyesi ve birikimi, dipnotlardaki titizliğinden ve kitabın sonundaki Kaynakça‘nın bölümlere – Kitaplar, Makaleler, İnternet Kaynakları – ayrılmasından çok net belli oluyor. Bu hoşuma giden bir yaklaşım. Teşekkür etmek isterim.

Birlikte Yaşamayı Öğrenmek, Önsöz ve Giriş hariç üç ana bölümden oluşmakta:

  • Politik Dostluk için Eğitim ( Hannah Arendt odaklı)
  • Eğitim, Politika ve Eşitlik (Jacques Ranciére odaklı)
  • Politik Dostluğu Destekleyen Bir Eğitim Anlayışı İçin Gözlemler ve Öneriler

Komsuoğlu, yukarıda anabaşlıklarını verdiğim üç metnin içeriğini, şu üç ismi temel alarak oluşturmuş: Gert Biesta, Jacques Rancière ve Hannah Arendt. Bunların belli başlı kitaplarının (örneğin Rancière’nin Cahil Hoca‘sı) ve makalelerinin haricinde de atıf yaptığı pek çok akademisyen bulunmakta. Kısaca, oldukça dolu dolu ve titiz bir çalışma var elimizde. Bu nedenle, okumayı düşünenlere naçizane önerim, bölümleri ara vererek okumanızdır.

“İyi bir eğitim, hem akademik hem de politik olarak etkin birey yetiştirmeyi başarandır.” ( s.116)

Sevgili Okurlar,

Her devletin bir ideal yurttaşı vardır. Tarihte ve günümüzde eğitim, farklı rejimlere ve farklı politik ideolojilere sahip devletler tarafından bu ideal yurttaşa ulaşmada temel araç olarak görülmüştür.” (s.3) cümlesiyle başlıyor Önsöz. “Politika ile eğitim” in kesişim kümesinden yola çıkarak oluşturulmuş bu kitapta; farklı kültürel kimlikleri yok sayarak veya tektipleştirmeye yönelik düzenlenen müfredatların, “bir araya geldiğimiz kamusal alanda bize bizi sevmeyi (s.4)” öğretemeyeceğini vurguluyor.

Politik alanda birbirine dost olabilmek bu ülkenin güzel yarınları için elzemdir. Farklılıkların bir arada var olurken tartışabilmesi yalnızca politik alanda birbirini dinleyen ve anlamaya çalışan insanlar arasında anlamlıdır.” (s.4) cümlesine ve daha pek çok cümlesine yürekten katılıyorum. Ancak kitapta fikirlerine katılmadığım konular da mevcut. Alternatif eğitim yaratmak amacıyla, din referanslı kimi özel okulların ya da taşradaki kimi cemaatlerin oluşumuna sempati ile bakılmasının nelere mal olduğunu, maalesef yaşayarak öğrendik. Keza, rezerv koyduğum bir diğer konu ise Köy Enstitüleri ile ilgili idi. “Otuz yıllık mecburi hizmet şartı” konusunu ilk defa bu kitaptan öğrendim ki cidden çok fazla ve fakat bölgesel ve topyekün kalkınma ve aydınlanma için keşke iyileştirilerek devam edilip, toprak reformu da yapılabilse idi.

Sevgili Okurlar; buraya kadar yazdıklarımı dikkate aldığınızda, kitabın ne derece detaylı bir içeriğe sahip olduğuna dair bir fikir verebilmişimdir umarım.

Hem bir öğretmen hem de bu ülkenin bir yurtdaşı olarak, ülkemizin çok kültürlü yapısını bir zenginlik olarak görüyorum. Bu zenginliğin parça parça değil, üzerinde yaşadığımız bu vatana hep beraber katkı sağlayacak şekilde temellendirilmesi elbette önemlidir. Ancak bu zenginliğin başka amaçlar için kullanılması beni her daim üzüyor ve endişelendiriyor.

Ayşegül Hoca sorunları ve çözümlerini tespit etmiş, kendi açısından açıklamış ama yine de şöyle bir endişesi var:

Bu endişe, eğitim ve politika üzerine yazarken iktidarın eğitime müdahalesini ideal vatandaş kurgusundan uzak tutarak nasıl biçimlendirebileceğimiz sorusuna vermeye çalıştığım cevabın yeni bir “ideal vatandaş kurgusu” yaratmasıdır. Bir askeri darbenin iyi olabileceğine inanan bir öğrencime sorduğum soruyu belki de kendime sormalıyım:

Müdahalenin iyisi nasıl olur?” ” ( s.20)

Üstünde düşünmeye değer bir soru değil mi!

Daha fazla haddimi aşmayıp burada keseyim.

Birlikte Yaşamayı Öğrenmek‘in metinlerine kaynaklık eden Ranciére kitaplarından Cahil Hoca‘yı okumayı, Aptallaştıran Eğitim adlı kitabı okumamdan sonraya bırakmıştım ancak hâlâ okumadım. Keza aynı akıbet, Hannah Arendt’in bazı kitapları için de geçerli. Bu kitap vesile olacakmış demek ki! Her kitap zamanını bekler, sözü doğru galiba!

Birlikte Yaşamayı Öğrenmek – Politik Dostluk ve Eğitim , katılmadığım yönler olsa da önemli ve kıymetli bir emeğe ve içeriğe sahip Sevgili Okurlar.

Sevgimle ve şevkimle iletiyor, cümlemize Hannah Arendt’in “*amor mundi“sini diliyorum!

*amor mundi = “dünya sevgisi”

Sağlık, esenlik ve kitaplar hep sizinle olsun!

“Entelektüel özgürleşme veya kurtuluş, öğrencinin kendi çabası ile gerçekleşebilecek bir durumdur. Öğretmenin tek başına çabası bunun için yeterli değildir.” ( s.81)

Gecenin Ucunda | Peride Celal

Gecenin Ucunda | Peride Celâl ( 1916 – 2013 )

Okunma Zamanı: 09 – 15 Mayıs 2022

Roman | 2. Basım – 1996 | Can Yayınları | 496 sf.

📌”İnsan kendi kendisini inceleyebildiği, duygularının, davranışlarının hesabını hakça, açıkça verebildiği kadar büyür.” ( s.257 )

Selâmlar Sevgili Kitap Dostları,

Peride Celâl Okumalarım” kapsamında, üçü öykü kitabı olmak üzere yedinci kitabımdı Gecenin Ucunda romanı.

Bana kalırsa, bu roman yazdığım en güzel aşk romanıdır.” demiş Peride Celal. Sevdiğim bir yazar olduğu için merakla okudum. Diğer romanlarında olduğu gibi bu romanında da karakterler öyle güzel işlenmiş ki, okumuyor izliyorsunuz sanki. İnternet ortamında okuduğum bir haberde, romandan uyarlanarak dizi filmi yapılacağı yazıyordu.

Peride Celal’ in kahramanları, diğer eserlerinde olduğu gibi, kentli kesimden. Zaten kendisi bir röportajında, “en iyi bildiğim çevreyi yazıyorum” demiş. Nitekim bu romanında ironik bir şekilde, alay edercesine, üstelik özel isim gibi “Kaymak Takımı” tanımlaması çok kullanılıyor. Bahsi geçen bu takım, pek de sütten çıkmış ak kaşık değil.

İki yüzü vardır her insanın. Biri, içimizde kaynayan gizli düşüncelerimiz, isteklerimiz, kendi kendimize söylemekten utandığınız tutkularımız, kötü çarpık kayışlarla dolu öz varlığımız; öbürü kurnazca gerip onardığımız, parlayıp cilaladığımız yüzümüzde, gözümüzde, dilimizde dışarıya aktardığımız dış yaşantımız.” (s.165) cümlesi karakterlerin hallerine ve gidişlerine anlamlı bir özettir.

Kaymak Takımı” tanımı, beni lise yıllarıma götürdü sevgili okurlar. Bir gün, Tarih hocamız bir dersinde, “kalburun üstündeki mi değerlidir, altındaki mi?” diye bir soru sormuştu. Hiç unutmadım bu soruyu. İşte bu romanı okurken “Kaymak Takımı” tanımı ile kendini eşleyiverdi bir anda!

Romanımızın kahramanlarından Macide, bir bankanın hukuk müşavirliğinde çalışan, otuzu geçmiş bir kadın. Sevmediği bir okulu okumuş, sevmediği bir işi yapıyor. Erkek karakter, sonradan zengin olmuş armatör Kâzım Işık. Macide roman süresince, erkek kahramanın adını, soyadı ile birlikte kullanıyor, araya mesafe koymak ister gibi. Aslında “Işık ” romanın metaforu. Hem mecazi anlamda hem de gerçek anlamda kullanılmakta.

“Her şey değişebilir Macide Hanım kızım. Hayatınız değişebilir. Önemli olan sizin içinizin değişmemesi, yüreğinizin sağlam, inançlı dayanabilmesidir kötülüklere.” ( s.369)

Kurgu akıcı olmakla birlikte, Macide’nin anlatımından yola çıkarak, diyaloglar içerse de genelde Macide’nin bilinç akışından öğreniyoruz neler olduğunu.

Rüyada mıyım, gerçekte miyim bilemiyorum. Kat kat aydınlıklar açılıyor önümde, anılar gelip geçiyor dalga dalga üstümden.” ( s.370) cümlesi de okura el feneri oluyor bir nevî.

Eşinden boşanmış ve hamile bir Macide ile tanışıyoruz romanın başında. Sonrasında yan karakterlerle, geçmişe ve Macide’nin günceline geliş – gidişlerle bir sancılı aşk hikâyesinin içinde yol alıyoruz. Macide’ye, “Bir zamanlar insana doğru açılıp genişleyen bir yüreğim vardı. Kötü günlerim kadar umutla, inanışla sımsıcak dolduğum, ısındığım zamanlarım da vardı.” ( s.413) cümlesini söyleten olaylar zincirini adım adım takip ediyoruz.

Sonuç, doğal olarak insana dair ne varsa, karakterlerde de o var. Arka plan mı yoksa panaroma mı demeliyim, Türkiye’nin sosyolojik yapısı, üniversite camiası ile ilgili analizler.

Bilinç akışı tekniği, hızlı bir okuma olanağı sunmasa da kendini okutan bir kurgu sunmuş okura Peride Celal. Kimi yerde sabrımı denemedi değil hani. Onun dışında, yazı puntosunun küçüklüğü gözlerimin çabuk yorulmasına sebep oldu. 496 sayfalık kitap, bir boy büyük punto ile yazılsa rahat okunurdu belki ama sayfa sayısı altı yüzü geçerdi muhtemelen. Elimdeki kitabın baskısı olmadığı için sahaftan bulmuştum. Yazarın kitaplarını H2O Yayınları yeniden basıyor. Bugüne değin üç öykü kitabı ve bir romanını bastılar. Diğerlerinin akıbeti meçhul. Umarım basmaya devam ederler.

Sevgimle ve şevkimle ilettim. Sağlık, esenlik ve kitaplar hep sizinle olsun!

Alıntı:


📌”Varlıklı olmanın bir kötülüğü, dış dünyanın kapılarını bir bir kapatmasıydı insanın üstüne. Şimdi neden varlıklı kişilerin, yoksulların halinden anlamadıklarını daha iyi biliyorum. Çok zaman unutuyorlardı onları. Dünyada başka düşkün kişiler olabileceğini, kendilerini saran parayla örülmüş yüksek güven duvarlarının dışında açlık ve yokluk kaynaşmasının sürüp gittiğini görmez oluyorlardı. Anlattığımız zaman ‘edebiyat’ diyenler, gülenler, budalalığınıza şaşanlar da vardı.” ( s.390)

“…; iyi olmak, insan olmak, doğru kalabilmek, bu kötü dünyada ne güç işti. Şurada burada sevinçle, umutla durakladığımız saçma bir yolculuğa benziyordu hayat.” ( s.474)

Cengiz Han’ın Taşları | ELÇİN

Cengiz Han’ın Taşları | ELÇİN İlyasoğlu Efendiyev (d.1943 )

Azericeden çeviren: Azad Ağaoğlu

Okunma Zamanı: 02 – 05 Mayıs 2022

Öykü | 1. Basım – Ocak 2022 |
T. İş Bankası Kültür Yayınları | 126 sf.

Kimi yazarların kitaplarını okuma düzenimi garipsiyorum zaman zaman. Belki de böyle olması gerektiği içindir, bilemedim doğrusu.
Misal, aynı yazarın okunacak başka kitapları varken ve epeydir kitaplıkta bekliyorken, yeni çıkmış kitabını alıp okuyuveriyorum hemen. Cengiz Han’ın Taşları adlı öykü kitabı da işte böyle bir okuma sırasının kitabı oldu. Yazarın KAFA adlı romanını 2018 yılında almışım ve hâlâ okumadım ama öykülerini okudum işte.

Azerbaycan Edebiyatı’dan okuduğum ilk kitap oldu Cengiz Han’ın Taşları. Elçin, Azerbaycan edebiyatında “farklı üslubu ve gerçeküstü unsurlara yer vermesiyle tanınmış“. Okurken masal tadı alıyorsunuz. Gerçek ile gerçeküstü kimi zaman karışıyor. Hâl böyle iken okurken hiç rahatsız olmadım. Keyifle ve merakla okudum.

Kitap sekiz öykü içeriyor. Anlatım tarzı sakin sakin su gibi akarken sizi de alıp götürüyor. Vermek istediği duygu her ne ise, okura da net olarak aktarıyor. Sekiz öykünün hepsinde hissettiğiniz birşeyler var ancak bazı öykülerde bu his daha yoğun; en azından bendeki etkisi bu şekilde oldu.

Okuma sürecimde, üslûpta dikkatimi çeken – gerçeküstü olaylar dışında – iki özellik daha var.

Birincisi, tüm öyküler “… sonra” diye başlıyor.

İkincisi; “Kış, ilkbahar, yaz ve sonbahar senin için birbirinin yerine geçen, tekrar eden mevsimlerken, benim için bir güzel mekândır ve ben bu güzel mekânda kendimi çok iyi hissediyorum.” ( s.23)

cümlesini doğrular şekilde tekrar tekrar kullanılan ifadeler var. Tekrarları farkedince not aldıklarım şu şekilde:

• “*çiskinli ve soğuk sonbahar”
• “o yaz sabahında”
• “o ilkbahar sabahında”
• “bir ilkbahar gecesiydi”
• “o güneşli yaz gününde”
• “denizden gelen güzelim ilkbahar esintisi”

  • çiskin: Çiseleyen yağmur. TDK sözlüğü 1. açıklama

Sekiz öyküden birinin – adını vermeyeyim – 03 Ağustos 2016 ‘da Turgutreis – Bodrum’da yazıldığını da belirtmek isterim.

Her bir öyküsü ayrı güzel ve düşündürücü idi. Gördüm ki Covid 19, Azeri yazarın öykülerine de girmiş.

Yazımın başında, romanı bekliyorken, öykülerini hemen okudum diye hayıflanmıştım. Anladım ki bir sebebi varmış. Yazarı öyküleriyle tanımış olmaktan memnunum.

Tespit edebildiğim kadarıyla, yazarın altı eseri Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanmış. Okuduğum bu öykü kitabı ve KAFA romanı ise Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’nın.

Öykü sevenlere ya da ELÇİN’in tarzını tanımak isteyenlere içtenlikle tavsiye ederim.

Sevgimle ve şevkimle ilettim.

Sağlık, esenlik ve kitaplar hep sizinle olsun!

Alıntı:

Her şey yaratıcının, yani boyutunu ve gücünü insanoğlunun aklının alamayacağı bir yüce kudretin elindeyse, bunca insanın ruhu neden böylesine siyah isle kaplanmıştır, hatta bazen kalpleri kömür gibi simsiyah kesilmiştir? Yaratıcı, yani yüce kudret buna niçin izin veriyor? ” ( s.41) İntihar öyküsünden.

İnsan kendi içindeki hüzünden habersizken, hüzün insanın içinde uyur ya da en azından uyuklar halde mi oluyor yoksa?” ( s.108 )

NE OKUDUM |NİSAN 2022

“Kitapları iki gruba ayırmak mümkündür. Günün kitapları ve her zamanın kitapları.” Ruskin

📚NE OKUDUM | NİSAN – 2022📚

🌳Kur’an – Türkçe Çeviri | Hüseyin Atay | DİN | Destek Yayınları

🌳Muhadarat | Fatma Aliye Hanım | ROMAN | Bilge Kültür Sanat Yayınları

🌳Endişe Nehri Geçiyor | Hans Blumenberg | FELSEFE | Metis Yayınları

🌳Yaşamanın İmkânsızlığı Üzerine Bir Diyalog | Osman Çakmakçı | FELSEFE – DİYALOG | İş Bankası Kültür Yayınları

🌳Deli ve Dâhi | Simon Winchester | ARŞİV – İNCELEME | İthaki Yayınları

🌳Octavia | Seneca | Tiyatro – Drama | Pinhan Yayınları

🌳Gülendam Nenem, Rumi, Annem ve Ben | Yalvaç Ural | MASAL, FABL ve ÖYKÜLER | Yapı Kredi Yayınları – Doğan Kardeş

🌳Gecenin Çağrısı | Büşra Toraman | FANTASTİK ROMAN | Ephesus Yayınları
[Kırmızı Başlıklı Kız Serisi’nin 5. kitabı ]
Hakkında yazmadığım tek kitap bu. Takip ettiğim ve beni zihnen rahatlatan bir seri. Ağırlıklı olarak Kanada’da yaşayan, kendi aralarında bir kast sistemi olan, kurda dönüşebilen insanların oluşturduğu bir topluluğun romanı.

Okuduğum kitapların hepsinden memnunum! Genelde okuduğumuz bir kitap başka kitaplara da yol veriyor. Nisan ayı okumalarımda da böyle oldu. Ne mutlu!

Sevgimle ve şevkimle ilettim! Sağlık, esenlik ve kitaplar hep sizinle olsun!

Muhadarat | Fatma Aliye Hanım

Muhadarat | Fatma Aliye Hanım ( 1862 – 1936 )

Okunma Zamanı: 24 – 27 Nisan 2022

Sadeleştiren: Osman Sevim

Roman | 1.Basım – Mayıs 2015 | 400 sf.
Bilge Kültür Sanat Yayınları

Selâmlar,

Muhadarat romanı, ilk Türk kadın romancı ve yazar olan Fatma Aliye Hanım’dan okuduğum üçüncü kitaptır. İlk önce Levayih-i Hayat’ı ( Hayattan Sahneler) sonrasında ise ilk çift yazarlı roman olarak tanımlanan, Ahmet Mithat ile birlikte yazdıkları Hayal ve Hakikat‘i okudum.

Muhadarat kelimesinin anlamını merak edip Kubbealtı Sözlüğü’nün internet sayfasına girip “Muhadarat” yazdığınızda sizi “Muhazarat” kelimesine yönlendirip anlamı öyle veriyor. Gerçi kitabı sadeleştiren ve Sunuş bölümünü yazan Osman Sevim bu kelimenin anlamını Sunuş‘ta vermiş. Şöyle ki, Muhadarat, “unutulmayan, yeri ve zamanı geldikçe tekrarlanan edebî, tarihî fıkralar, hikâyeler, latifeler veya ilimle, fenle ilgili bilgiler” anlamına geliyor.
Kurgunun tamamına baktığınızda neredeyse bunların çoğunu kapsıyor roman.

SON dahil, beş bölümden oluşan romanın sonunun – ince ince işlenmiş diğer bölümlere kıyasla – apar topar bittiğini hissediyorsunuz. Sebebini bilemedim, uzmanları bilir belki.
Kurgunun çoğunun geçtiği yer İstanbul olmakla beraber bir kısmındaki yer Beyrut.

Fatma Aliye Hanım’ın, Fransızcadan mükemmel derecede roman çevirecek denli bu dile hâkim olduğunu, kitabın başında yer alan Ahmet Mithat’ın “Değerli Okuyuculara” başlıklı, Muhadarat romanını ve Fatma Aliye’yi tanıtan yazısından öğreniyoruz.

Kitapta yer alan kahramanların çoğu kadın. Baş kahraman Fâzıla’nın küçük yaşta annesini kaybetmesi ve babasının yeniden evlenmesiyle, eve gelen üvey annenin entrikalarına maruz kalarak verdiği mücadele ve bu mücadele boyunca hayatının seyrindeki gelişmeler aktarılıyor. Zira kurgu boyunca Fâzıla’yı önce bir kız evlât, sonra evli bir kadın, daha sonra bir cariye ve nihayetinde evli ve çocuk sahibi bir kadın olarak görüyoruz.

Yazar Fatma Aliye Hanım hakkındaki bilgilerden öğreniyoruz ki, kendisi kadının toplumdaki yeri ve yaşadıkları üzerine odaklanan eserler vermiş. Muhadarat en önemli romanı olarak belirtiliyor.

İçerdiği konuları derli toplu bir şekilde, fikir vermesi için Osman Sevim’in Sunuş bölümünden aktarmak isterim:

Romanda evlilik konusunda gençlerin söz sahibi olması, üvey annenin çocuklar üzerindeki olumsuz etkisi, çocuk terbiyesi, yakın akrabaların konak hayatında yol açtığı sıkıntılar, eğitimli bir kadının olaylar üzerindeki etkisi üzerinde durulmaktadır. Eserde özellikle cariyelerin hayatı ve emeklillikleri hakkında özgün bilgiler vardır.” ( s.5)

Sevgili Okurlar, Muhadarat merakla ve severek okuduğum bir roman oldu. Çok beğendim. Hatta biraz zaman geçince tekrar okumak istiyorum. Fatma Aliye Hanım’ın ince ince betimlemelerine bayıldım. Tüm sahneleri gözünüzde net olarak canlandırabiliyor, vermek istediği duyguyu net olarak hissedebiliyorsunuz. Merak edip kitaplığıma kattığım diğer eserleri şunlar: Udi ( roman), Enin ( roman) ve Nisvan-ı İslam ( Uzun makale)

Sevgili Okurlar,

Fatma Aliye Hanım ile ilgili daha fazla bilgi için, Nükhet Esen’in İletişim Yayınları’ndan çıkan Modern Türk Edebiyatı Üzerine Okumalar adlı kitabının 111 – 119 arası sayfalarındaki “Bir Osmanlı Kadın Yazarın Doğuşu: Fatma Aliye” makalesini okuyabilir; ya da Youtube’da “Fatma Aliye Hanım ve Muhadarat ” başlığını yazıp Kıraathane İstanbul Edebiyat Evi‘nin, Edebiyat Tarihi Konuşmaları kapsamında Nükhet Esen ile yaptığı söyleyişi dinleyebilirsiniz.

Yazımı, iki genç kızın, okuduğu aynı romandan farklı fikirler çıkarması üzerine, yazarın romandan bahis açarak, yazdıklarından bir bölüm paylaşarak sonlandırayım.

Hiçbir roman iyiliği fenalık ve fenalığı iyilik şeklinde göstermez. Yalnız kusur onu kabul etmededir. Bir olgun rehber, bir usta bahçıvan vazifesini yaparsa yağmur her şeyi canlandırdığı gibi roman dahi herkesi canlandırır. İşte Fâzıla’nın kuvvetli ve keskin olan akıl ve zekâsı roman dersinde kendisine hocalık ve babalık vazifelerini yapmış, Fevkıye ise o zamana kadar her istediği olmuş ve dilediği önüne getirilmiş, hiçbir arzusunun olamayacağını öğrenmemiş, red muamelesi görmemiş bir şımarık kız olduğundan romanı da kendi keyfine uydurmuştu.” ( s.53)

Sevgimle ve şevkimle ilettim.

Sağlık, esenlik ve kitaplar hep sizinle olsun!

“Her kimin elbisesi aşkın pençesi ile parçalanırsa o kimse hırstan da, tamahtan da, bütün ayıplardan da tertemiz olur ” Mevlâna, Mesnevi’den / Bu cümlenin romandaki yeri: sf. 104

OCTAVIA | [SENECA]

OCTAVIA | Bir Roma Tarihî Draması| [SENECA]

Latince Aslından Çeviren:
A. Doğucan Hanegelioğlu

Okunma Zamanı: 22 – 23 Nisan 2022

Drama / Pinhan Yayınları / 1.Basım – Mart 2022 / 112 sf.

Yunan tragedyalarına âşinayız genelde, çoğunu okuyanlar ve izleyenler vardır mutlaka. Dolayısıyla “Roma Draması” altbaşlığını görünce dikkatimi çekti ve alıp okudum hemen.

Tragedyayı okumaya geçmeden önce çevirmenin Önsöz / Kısaltmalar / Sunuş bölümlerinde verdiği bilgileri okudum. Önsöz bölümünün ilk paragrafını burada paylaşmak isterim:

Latin edebiyatının kendine özgü bir türü olan ve Roma tarihî draması olarak da adlandırılan fabula praetextanın günümüze kalmış tek örneği olan
Octavia daha önce Türkçeye çevrilmemişti. Hem eserin Latin edebiyatı açısından özel bir önemi olması hem de Türkçeye çevrilmemiş olması sebebiyle bu çeviriyi yapmak istedim.” ( s.7)

Çevirmenin emeğine teşekkürler…

Octavia‘yı okuduğumda Yunan tragedyalarından farklı bir yön olmadığını gördüm. Okursanız siz de farkedeceksiniz eminim. Bunun sebebini şöyle açıklıyor çevirmen:

Livius Andronicus’un Latin edebiyatını başlatması sonrasında Roma, Yunanların daha önce ele aldığı konuları ve eserler verdiği türleri kopyalamaya başladı.” ( s.9)

Bu dramanın enteresan bir yönü daha var Sevgili Okurlar. Başlığın altında köşeli paranteze alınmış Seneca [ Seneca] ismini görüyorsunuz. Yine çevirmeninin referans gösterdiği kaynaklardaki bilgilere göre, “Octavia geleneksel olarak Seneca’nın tragedya külliyatı arasında değerlendirilmiş” ( s.14). Ancak “… yazarı ve tarihi belirsizdir. Eserin Seneca’ya ait olmadığı üzerinde çok büyük bir uzlaşı bulunsa da yazıldığı tarihe dair tartışmalar devam etmektedir.” ( s.16) diyor Doğucan Hanegelioğlu.

Octavia, Roma’nın dördüncü imparatoru Claudius’un kızıdır. Nero ise Claudius’un küçük kuzeni Agrippina’nın oğludur. Claudius’un karısı Messalina öldürülünce, Claudius küçük kuzeni ile evlenir ve oğlu Nero’yu da evlat edinir. Claudius ölünce, Nero 17 yaşında tahta çıkar ve aynı yıl içinde Octavia ile evlenir. Claudius’un ölümünden birkaç ay sonra Octavia’nın erkek kardeşi Britannicus da ölür. Dolayısıyla bu şüphelenilen bir ölüm olur. Nero ve annesi arasında taht kavgaları başlar mı? Nero’nun hırsı nelere sebep olur? Okuyup öğreniyoruz efendim.

“Şerefli adamlar arasında öne çıkmak güzeldir, vatanı çekip çevirmek, dertlilere derman olmak, vahşice kan akıtmaktan uzak durup öfkeye zaman, dünyaya nizam vermek, çağına barış getirmek.” Seneca ( s.57)

Tragedya içinde “sağduyu” görevi gören iki kişi var; Sütanne ve Seneca. Sütanne Octavia’ya nasihatler verirken, Seneca da Nero’nun hırsını dizginlemeye çabalamaktadır.

Sütanne: Yurttaşların bu büyük muhabbeti teskin etsin ruhunu.
Octavia: Teselli eder ancak, hafifletmez acımı. ( s.33)

Seneca: Yakışık almaz yakınlarına karşı çarçabuk karara varmak.

Nero: Kalbinde korkudan eser olmayana kolaydır âdil olmak.

Seneca: Ama hoşgörü de etkili bir çaredir korkuya.

Nero: Düşmanını haklamak en büyük erdemdir hükümdara.

Seneca: Vatanın babası için yurttaşları korumak önceliklidir.

Nero: Bu yumuşak başlı ihtiyar çocukları eğitse yeridir.

Seneca: Bundan da önemlidir bir delikanlıyı yönetmek. ( s.51 )

Sevgili Okurlar, dramayı okurken, cümlelerde verilen referans numaraları için kitabın sonunda yer alan Açıklamalar bölümüne bakmanız gerekebilir. Bendeniz belli başlı Yunanca / Latince tanrı isimlerini bilsem de çoğunu aklımda tutamıyorum ne yazık ki. Dolayısıyla bu bilgilerin verilmesi iyi olmuş. En beğendiğim açıklama – maalesef hâlâ okumadığım – Hesiodos ‘un İşler ve Günler adlı eserinden aktarılan “insanoğlunun beş çağı“. O çağların neler olduğunu buraya almayayım belki okursunuz eseri, okuyanlar ise zaten anlamışlardır!

Merakla ve öğrenerek okudum, sevgimle iletiyorum. Sağlık, esenlik ve kitaplar hep sizinle olsun!

Arka kapak’tan…

Deli ve Dâhi |Simon Winchester

Deli ve Dâhi: İngilizcenin En Kapsamlı İlk Sözlüğünün Hazırlanışının Çılgın Hikâyesi | The Professor and the Madman: A Tale of Murder, Insanity, and the Making of the Oxford English Dictionary | Simon Winchester ( d.1944 )

Türkçesi: Füsun Doruker

Okunma Zamanı: 19 – 22 Nisan 2022

Arşiv – İnceleme | 1. Baskı – Mart 2022

İthaki Yayınları | 216 sf.

Selâmlar,

Dillere pelesenk olmuş bir söz vardır ya hani, “Dâhilik ile delilik arasında ince bir çizgi vardır.” diye, işte Deli ve Dâhi tam da bu sözün canlı örneğinin kitaba dönüşmüş hali.

Öncelikle çok beğendiğimi belirtmek isterim. İthaki Yayınları’ndan bu kitabı kim keşfetti ve kim yayımlamaya karar verdi ise tebrik ediyorum. Çevirmeni Füsun Doruker’in akıcı Türkçesine de teşekkür ediyorum.

Şimdii, geleyim içeriğine…

Kitabın iki kahramanı var; biri Amerikalı cerrah ve emekli asker Dr. William Chester Minor, diğeri Londra Filoloji Derneği’nden ve Oxford İngilizce Sözlüğü editörü Dr. James Murray. Bu iki kahramanın yolları kesişiyor. Lâkin bana göre üçüncü bir kahraman daha var bu kitapta; Oxford İngilizce Sözlüğü! Müthiş bir emek, organizasyon ve ince ince halı gibi dokunan, her bir kelime ile inşa edilen, ağzı olmadan dile hizmet eden bir kahraman!

Dr.William C. Minor, Amerikan İç Savaşı’nda (Kuzey – Güney) Kuzey tarafında görevli bir cerrahtır. Ancak çatışmaların çok sertleştiği bir dönemde askerden kaçanların yargılandığı Divan – ı Harp’ in verdiği acımasız bir kararı hiç istemese de uygulamak zorunda kalır. İşte ne olduysa bundan sonra olduğu düşünülüyor. Çünkü ruhsal durumu değişiyor. Hava değişimi için geldiği İngiltere’de cinayet işleyince, yargılanması sonrası Broadmoor Suçlu Akıl Hastaları Hastanesi onun uzuuun bir süre ikametgâhı oluyor.

Dr. James Murray, “on beş yaşına kadar Fransızca, İtalyanca, Almanca ve Yunanca öğrenmişti ve o zamanın tüm iyi eğitimli çocukları gibi Latince de biliyordu.” ( s.39) diye yazmış kitabın yazarı Simon Winchester. Lâkin ekonomik durumları iyi olmadığı için okuldan alınır Murray. Ancak yaşıtlarından daha ciddi ve öğrenmeye meraklı olan James’in defterine yazdıkları hayatının da rehberi olacaktır: “Asıl güç bilgidir.” ve “Gayretle çalışarak geçirilmiş bir yaşamdan daha iyisi yoktur.” ( s.39)

Kendisine “birkaç yüzyıl” emek verilen Oxford İngilizce Sözlüğün bir dönemine önderlik eden James Murray’in sözlük için gönüllüler aradığını belirten bir ilânı Akıl Hastanesi’nde yatan William Minor’ın da eline ulaşır. Böylece bu ünlü sözlüğe, kendi yöntemiyle pekçok kişiden daha fazla katkı sağlar çünkü o aynı zamanda iyi bir okurdur. Sözlükteki her bir sözcük için alıntılanacak örnek cümleler, okunacak olan kitaplardan titizlikle seçilmesi gerekiyordur! Deyim yerindeyse iğneyle kuyu kazmak. Ama Minor iğne değil en ince uçlu kalemini kullanarak yazıyor seçtiği cümleleri sistemli bir şekilde bölümlediği kağıda.

Dâhi kim Deli kim mi? Cerrah Dr. Minor hem dâhi hem deli. Ancak Dr. Murray de bir dâhi diyorum çünkü yukarıda bildiğini belirttiğim diller devede kulak Sevgili Okurlar! Daha hangi dilleri bildiğini okusanız şaşarsınız. Neyse çok uzattım; o kadar beğendim ki her şeyi yazasım var! Şaka şaka!

Bu çok ünlü ve değerli bir sözlüğün hikâyesi elbette ama tarafların buraya yazmadığım acı hikâyelerini de barındırıyor. Özellikle savaş travmasının bedelini ağır ödeyen ve ödemeye devam eden Dr. William Minor açısından. Müthiş okumalarıyla Sözlüğe yaptığı çılgın katkı onun ruhunu uzun bir süre meşgul etse de yaşadıkları içinizi burkuyor.

Sevgili Okurlar, Simon Winchester’ın tam beş sayfayı bulan “teşekkür” bölümü var. Neden mi? Yaptığı titiz araştırmada hem belgelere ve ailenin kalan kuşaklarına ulaşmak hem de psikiyatrik bilgiler almak hem de kendisine bu yolda destek olanlar için. Bence verdiği emeğe fazlasıyla değmiş ve özel bir kitap olmuş.

Emeklilik döneminde bir İngilizce öğretmeni olarak merakla ve heyecanla okudum elbette. Ancak bu enteresan hikâye, inanıyorum ki, çoğu kişinin ilgisini çeker. Sözlüğe emek veren ana kişiler kadar, Sözlük yazmanın ne kadar meşakkatli bir iş olduğunu da anlıyorsunuz. Düşünün lütfen, “Bir tek harfin ( T ) tamamlanması 1908’den 1913’e kadar, beş yıl” ( s.187) sürmüş.

… birlikte çalışarak OED* adlı yapıtın ilk altı cildini tamamlayıp yayımlamış iki adam…” ( s.183); Dr.Murray ile Dr. Minor’ın hikayesini okumaya, dille ilgili olmasanız da, bir şans verin derim.

*OED: Oxford English Dictionary

Sevgimle ve şevkimle ilettim!

Sağlık, esenlik ve kitaplar hep sizinle olsun!

Alıntı:

Oxford İngilizce Sözlüğü’nü diğerlerinden ayıran en önemli özelliği, bu dildeki sözcükleri daha önceleri yayımlanmış ya da yazılı kayıtlara geçmiş örnek cümleler içinde vererek içerdiği anlamları açıklamasıdır. Böylesine olağandışı ve inanılmaz işgücü gerektiren çalışma biçimini cesaretle hatta cüretkârca seçmiş olmanın açık bir nedeni vardı: Seçilmiş örnek cümleler kullanılarak sözcüklerin tüm özelliklerini en doğru şekilde ortaya çıkarmak amaçlamıştı. Örnek cümleler herhangi bir sözcüğün yüzyıllar boyunca uğradığı anlam farklılıklarını, yazılışındaki değişiklikleri, daha da önemlisi her sözcüğün ilk olarak nasıl ve ne zaman İngilizceye katıldığını gösteriyor.” ( s.32)

“Bir sözlük, tarihsel bir anıttır. Bir ulusun tarihine belirli bir açıdan bakmaktır. Dilin gitmiş olduğu yanlış yollar da bazen doğru yollar kadar eğiticidir.” ( s.101) Richard Chenevix Trench

Kur’an | Türkçe Çeviri | Hüseyin Atay ( d. 1930 )

KUR’AN | Türkçe Çeviri : Hüseyin Atay

Okunma Zamanı: 03 – 18 Nisan 2022

Kutsal Kitap | Mayıs 2019 – Destek Yayınları
626 sf.

Selâmlar,

Yıllar içinde okuduğum, Kur’an’ın Türkçe çevirileri, birkaç kez Yaşar Nuri Öztürk ve Sadık Türkmen’e aittir. Bu isimlere daha sonra İhsan Eliaçık, Mehmet Okuyan, Niyazi Kahveci ve Sonia Cihangir katıldı. Ancak onların emeklerini henüz okumadım. Zaman içinde okuyacağım.

Sevgili Okurlar; ben Kur’an okunan ve namaz kılınan bir evde büyüdüm. Lâkin şöyle bir gerçek var ki, hiçkimse ne anlattığına dair birşey söylemezdi. Hatırladığım şeyler, rahmetli anneannemin bizi etrafına toplayıp anlattıkları idi.
Yaşım ilerledikçe, ezberlediğim duaların ne anlama geldiklerine bakar oldum. Okuduklarımın ne anlama geldiğini bilmek ve anlamak isterim, çünkü okuduğumla aramda bir sıcaklık ve enerji ancak bu şekilde oluşuyor. Okumak da bir muhabbet şekli bana göre.

Sonraları Yaşar Nuri Öztürk’ü keşfedince onun kitapları ile devam ettim. Artık günümüzde pek çok çeviri ve meal var. Yukarıda adını saydığım isimler kimi çevrelerce hoş karşılanmıyor. Ancak ben onlara katılmıyorum. Tercihlerimden de belli zaten. Hatta ve hatta Oxford Üniversitesi’nin “Klasikler ” serisinden yayımlanmış iki farklı kişinin yaptığı iki İngilizce çeviri Kur’an’ı da aldım.
İlle de Arapça okunmak zorunda olduğuna katılmıyorum. Çünkü o zaman “Âlemlere rahmet” olamazdı. Bu benim düşüncem elbette. İşin özü, güzel ahlâk ve samimi bir yaklaşımla anlamaya çabalamak. Her okumada yaptığımız gibi. Zira her kutsal metin aynı zamanda bir edebi metin değil mi? Onlarca filme ve başkaca kitaplara konu olduğunu bilmekteyiz.

Sağdaki kartpostal, Ağa Han Müzesi Hazineleri’ne ait 1200 civarı yıllardan Endülüs Kur’an yaprağı.

Hüseyin Atay’ın okuduğum bu çevirisi Destek Yayınları’ndan çıkmış. Daha önce kendi yayınevi basmıştı. Baskı kalitesi çok güzel. Arapça yok, sadece Türkçe çeviri. Çeviride kullandığı kimi kelimeler için kitabın sonuna “Sözlükçe” konulmuş. Ayrıca sevdiğim bir detay da şu; her surenin, kullanılan ve bilinen Arapça adının yanına Türkçe adını da yazmış. Böylece, örneğin, Felâk bölümünün “Karanlığı Yarma“, Nâs bölümünün “İnsanlık“, İhlâs bölümünün “Özlük“, Kevser bölümünün “Çok Şey“, Nahl bölümünün “Bal Arısı” olduğunu öğrenmiş oldum. Düşünebiliyor musunuz, sadece bal arısına özel bir sure var!

Bunun dışında doğrudan adı geçip not aldıklarım şunlar: hurma, incir, zeytin, zeytin ağacı, nar, süt, zencefil, koyun, keçi, deve, sığır, inek, bıldırcın, balık, şarap, at, eşek, katır, zakkum ağacı, başak, çardaklı ve çardaksız bağlar, kudret helvası vb.

Bu kitabı hediye etmek istedim. Çünkü olabilecek en sade şekilde çevrilmiş. Daha önce hiç okumamış olup, fikir edinmek isteyenler için ideal olduğunu düşünüyorum. Ancak baskısı görünmüyor. Umarım geçici bir durumdur.

Hüseyin Atay’ın emeğine yürekten teşekkür ediyor, sevgimle ve şevkimle iletiyorum.

Sağlık, esenlik ve kitaplar hep sizinle olsun!

Alıntılar:

●”İnananlar ve inançlarına bir zulüm karıştırmayanlar, işte onlara güven vardır ve onlar doğru yoldadırlar.”
Sığırlar/ En’am Bölümü 82. / Bu kitaptaki sayfası: 137

●”Ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme, doğrusu, yeri delemezsin ve boyca dağlara erişemezsin.
Gece Yolculuğu / İsra Bölümü 37. / Bu kitaptaki sayfa: 284

●”Ey insan! Sana Kur’an’ı sıkıntıya düşesin diye değil, ancak bilinçle saygılı olana bir hatırlatma olsun diye, Yeri ve yüksek gökleri yaratanın katından bölük bölük indirdik.
Ey İnsan / Tâ-Hâ Bölümü 1-4 / Bu kitaptaki sayfa: 311

●”Gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin değişik olması O’nun belgelerindendir. Doğrusu bunlarda bilenlere belgeler vardır.
Bizans / Rum Bölümü 22 / Bu kitaptaki sayfa: 405

●”(…) Dünya hayatı sakın sizi aldatmasın. Aldatan da sakın sizi “Allah” diyerek aldatmasın.
Lokman Bölümü 33 / Bu kitaptaki sayfa: 413

●”Biz, bu Kur’an’ı yabancı bir dil ile ortaya koysaydık, “Öğretileri ayrıntılı olarak açıklanmalı değil miydi? Bir Arab’a yabancı bir dille mi?” derlerdi. De ki: “Bu, inananlara doğruluk göstergesi ve şifadır.” (…)
Ayrıntı/ Fussilet Bölümü 44 /
Bu kitaptaki sayfa: 480

Gülendam Nenem, Rumi, Annem ve Ben | Yalvaç Ural

Gülendam Nenem, RUMİ, Annem ve Ben | Mesnevi’den Masal, Fabl ve Öyküler | Yalvaç Ural ( d.1945)

Okunma Zamanı: 13 – 15 Nisan 2022

Resimleyen: Erdoğan Oğultekin

Masal, Fabl ve Öyküler | 1. baskı – Mayıs 2021

YKY Doğan Kardeş | 12 yaş ve üstü | 307 sf.

Selâmlar!

Çocuk edebiyatı denince, akla en başta gelenlerden birisi Yalvaç Ural kuşkusuz.

Gülendam Nenem, Rumi, Annem ve Ben‘in titiz ve kapsamlı bir çalışmanın sonucu olduğunu, kitabın kallavi ve çok beğendiğim içeriğinden anlıyorsunuz.

Adından da belli olduğu üzere içerikte Yalvaç Ural’ın aile bireyleri de var. Öncelikle yazarın Önsöz‘ünü okuyorsunuz; sonra Gülendam Nene’yi tanıyoruz, sonraki bölümde ise Nene’nin, Masallarla Dolu Geceler‘de neyi nasıl anlattığını öğreniyoruz.

Kitabın ana kısmını ise Mesnevi’den seçkiye alınan toplam 71 adet Masal, Fabl ve Öyküler oluşturuyor. Hem küçüklere hem büyüklere…

Okurken, hiç kullanmadığımdan olsa gerek, bazı kelimeler dikkatimi çekti. Bunların kimisinin anlamını dipnot olarak vermiş yazarımız. Örneğin:


salkı > haber / yeğinlik > şiddet / ayrımlı > farklı /
iye olmak > sahip olmak

Yalvaç Ural:

Çocukluk yıllarımı anımsadığımda gözlerimin önünden öylesine yoğun bir bilgi yumağı ve anılar demeti geçiyor ki, bunları bir araya toplayınca kocaman bir yapboz çıkıyor ortaya. İşte Gülendam nenemin Mevlâna Celaleddin Rumi’nin Mesnevi’sinden anlattıkları ve sonraki yıllarda yaptığım okumalardan derlediğim bu seçki, aslında bu büyük yapbozu oluşturan önemli eksik parçalardan biriydi. Bunları yazarken Gülendam nenemin anlatısına ve günümüz diline sadık kalmaya çalıştım.” (s.13) demiş.

Yukarıda bahsettiğim kelimelere takılmam dışında, tüm okumam su gibi aktı sevgili okurlar.

Yazımın girişindeki kitabın künyesinde belirttiğim “12 yaş ve üstü” her ne kadar çocuklar için bir yaş aralığı gibi görünse de; kitabın Masal, Fabl ve Öyküler‘in bitiminde yer alan üçüncü grup içeriğin genelde büyüklerin kavrayışına hitap ettiğini düşünüyorum. Zira o bölüm, henüz okuyamadığım Mevlâna’nın eserlerinden Mesnevi dahil, Divan – ı Kebir, Mektuplar, Fihi Ma -Fih, Meclis – i Seba hakkında bilgiler vermiş. Ayrıca başkaca ilginizi çekip, hoşunuza gidecek bilgilere de rastlayacaksınız!

Yalvaç Ural’ın emeği kadar harika resimleme için Erdoğan Oğultekin’e de yürekten teşekkür ediyorum. Ve elbette Yapı Kredi Yayınları’na da, içinde bulunduğumuz ekonomik şartlarda, bu dolu dolu içerikli güzel kitabı biz okurlarla buluşturduğu için minnettarım.

Sevgili Okurlar, Mevlâna ile tanışmak adına güzel bir başlangıç kitabı olmuş Gülendam Nenem, Rumi, Annem ve Ben! Hem gençlere hem de yetişkinlere hediye edebileceğim kitaplar listeme ekledim.

Sevgimle ve şevkimle ilettim. Sağlık, esenlik ve kitaplar hep sizinle olsun!

“Kaygı, hastalığın kardeşidir.” Mevlâna ( s.180 )

Endişe Nehri Geçiyor | Hans Blumenberg

Endişe Nehri Geçiyor | Die Sorge geht über den Flub | Hans Blumenberg ( 1920 – 1996 )

Çeviri: Cemal Ener

Okunma Zamanı: 04 – 12 Nisan 2022

Felsefe | İlk basım – Şubat 2014

Metis Yayınları | 192 sf.

Selâmlar,

Her ne kadar plânlı okumalar yapmıyorsam da, enteresan bir şekilde, okuduğum bir önceki ya da bir sonraki kitap birbirlerinin ayak izini taşıyor oluyor. Enerji birleşmesi mi, zihnim mi çağırıyor bilemedim. Adı her ne ise Endişe Nehri Geçiyor‘da bir önceki okumam Yaşamanın İmkânsızlığı Üzerine Bir Diyalog kitabında bahsi geçen konulara denk geldim.

Endişe Nehri Geçiyor altı ana bölümden oluşan; Goethe, Thomas Mann, Rilke gibi edebiyat üstadlarından örneklerin yanısıra, Leibniz, Wittgenstein, Heidegger, Schopenhauer gibi felsefecilerle de hemhal olunan bir kitap.

Biyografisine göre Hans Blumenberg, “yirminci yüzyılın ikinci yarısının en önemli ve en sıradışı Alman filozoflarından biri olarak kabul ediliyor. Olağanüstü felsefi ve teolojik bilgi birikimini yansıttığı ve has denemecilere özgü ironik üslubuyla kaleme aldığı eserlerinin temel konusu, insanın tarihi nasıl deneyimlediği meselesi, buna bağlı olarak da tarihin retoriği ve meteforlarıdır.

Bu bağlamdan yola çıkarak, okumam sırasında not aldığım bazı metaforları paylaşmak isterim:

• açık sonlu deniz yolculuğu metaforu
• gemi tadilatı benzetmesi
• Schopenhauer’in sınır direği ve mezar taşı metaforu
• Bergson’un geliştirdiği akan hayat metaforu
• geminin karaya oturması metaforu
• verimli toprak metaforu
• halkı zayıf düşürecek sinsi zehir, asfalt metaforu
• Wittgenstein ‘ın bataklık ve duvar metaforu

Teolojiyi, edebiyatı ve mitolojiyi de sinesinde barındırdığı için kimi yerlerde dikkatimin dağıldığını itiraf etmekle birlikte, metaforların açıklamaları ve verilen enteresan örnekler ilgiyle okumama sebeptir.

Hans Blumenberg diyor ki:

Her düşünürde, kendisinden çok, çağına ait gibi görünen metaforlar vardır. Bunlar, kimi zaman onun teknik sorularının ve teknik kararlarının arka planını açığa çıkarırlar.” ( s.97)

Hal böyleyken, açılıyor felsefe perdesi ve peşinden bazen teoloji bazen edebiyat ve onunla bağlantılı anektodlar huzura geliyor.

Teoloji demişken; bu ay Hüseyin Atay’ın Kur’an’nın Türkçe Çevirisi’ni de okumaktayım; ve Endişe Nehri Geçiyor‘daki kimi örneklere orada da denk gelmek hoş oldu doğrusu. Bundan sebep konuyu kitabın adına bağlayacağım Sevgili Okurlar.

Endişe Nehri Geçiyor… Endişe, Fırat Nehri veya Dicle Nehri gibi bir nehir ismi değil efendim. Ya n’ola? Endişe, alegorik bir karakter. Ve bu karakter nehri geçiyorken avucuna bir balçık alıyor. Burada referans verilen durumun teolojik yani dinî bir karşılığı var kuşkusuz. Ancak detaylarına tabii ki girmeyeceğim. Kitabı okumaya niyetlenenler olursa, ilgili bölüme geldiklerinde neler olduğunu öğrenecekler.

Sevgili Okurlar; Hans Blumenberg, Goethe ile bağlantılı bir anekdotu aktardıktan sonra öyle bir cümleyle bağlamış ki konuyu – okur okumaz – kocaman bir gülüş peydah oldu yüzümde! Buyurunuz:

Kitapların yalnızca okunmak için alınması gerekmediğini gösteren bir belge.” ( s.53)

Ezcümle, Endişe Nehri Geçiyor, bir oturuşta bitirilecek bir kitap olmamakla beraber, ilginç bakış açılarına kapı aralayan, kimi kez zorlu ancak keyif de alacağınız bir kitap. Dolayısıyla, sevgimle ve şevkimle iletirken, okuyup okumama keyfiyetini sizlere bırakıyorum.

Adına kültür denilen, bu barbarlığı-yumuşatma-sisteminin sakıncaları da vardır tabii. Bu sakıncalar, sapa yol olarak her yolun, sonuçta bir “görüşün” ya da bir görüşe yakınlığın neticesi olmasından doğar. Dünya görüşlerinin çoğulculuğunda barınan uzlaşmazlık bir risktir, ama yeterince makul bir risktir.” ( s.121.) demiş Hans Blumenberg.

Ne düzeyde haklı olduğu ve o riskin makul olma derecesi konusunda, dünyamız adına ciddi “endişe” taşıyorum Sevgili Okurlar ve yanılmış olmayı diliyorum.

Bu arada, bu derece girift bir kitabı – pek çok cümle neredeyse bir büyük paragraf gibi – akıcı bir Türkçe ile dilimize kazandıran Cemal Ener’e teşekkür ederim.

Sağlık, huzur ve kitaplar hep sizinle olsun efendim!

“İnsan teselliye muhtaç bir varlıktır.” ( s.133)