Ne Okudum | Temmuz – 2020

Ne Okudum || Temmuz – 2020

❣📚🌸Selâmlar Sevgili Kitap Dostları 🙋🏻‍♀️Temmuz ayında okuduğum kitapların aile fotoğrafdır😊 Farklı türlerde okuduğum bütün kitaplarımdan memnunum. Sadece Hypatia’yı bitiremedim, gelecek aya miras kaldı 😊

Uzun zamandır plansız okumalar yapıyorum. Gönlüm nereye gidiyorsa onu okuyorum, bazen bir kitap başka bir kitaba vesile oluyor ya da göz kırpıyor, ona da “gel bakalım” diyorum😊 Ancak Sonbahar ve Kış dönemi için ilk kez üç yazar belirledim. Daha önce hiç okumadığım yazarlar. Külliyat okumak gibi bir planım yok ancak belirli kitaplarını okumak arzusundayım. Umarım sadık kalabilirim bu kararıma. Onların yanı sıra hangi yazarların ve kitapların kapısını çalarım bilmiyorum gerçekten.☕🍀💐Bu vesile ile canlıların değil, bizi insanlıktan uzaklaştıran egoların, hırsların, kibirin, açgözlülüğün, kin ve nefretin, düşmanlıkların KURBAN edildiği; sağlıklı, mutlu ve sevgi dolu nice bayramlar diliyorum🙏❣

Sevgimle 💝🌱☕📚📚📚📚

■■

1- Kontrbas / Patrick Süskind / Oyun

■■

2- Gürültü Çağında Sessizlik / Erling Kagge / Araştırma

■■

3- Rüzgâr Suya Yazmıştı / Cemal Ünlü / İlk Gençlik Romanı ( 12 + )

■■

4- Benden’iz James Joyce / Fuat Sevimay / Roman

■■

5- Geceler / Jacques Lassaigne / Seramik sanatçımız Füreya Koral tarafından resimlenmiş novella ( Uzun öykü )

■■

6- Hypatia – The Life and Legend of an Ancient Philosopher / Edward J. Watts ( Giriş ve 10 bölümden 5’ini okudum. )

■■

7- Son Yaprak ve Kısa Hikayeler | O. Henry / Öykü

Son Yaprak | O. Henry

Son Yaprak ve Kısa Hikayeler / The Last Leaf and Other Short Stories / O.Henry ( 1862 – 1910 )

Okunma Zamanı: 14 – 31 Temmuz 2020

🍃🍃🍃🍃

📚Amerikan Edebiyatı
✍O.Henry ( William Sidney Porter )
📚11 kısa hikâye

🍃🍃🍃🍃🍃

Sevgili Kitap Dostları,

O.Henry hikâyelerini okurken, Orhan Kemal’in ABD versiyonunu okuyormuş hissine kapıldım. Hikâyelerin doğrudan, sade, ince gözleme dayalı olması ve ters köşe sonları okuru kendine bağlıyor açıkçası. Hepsi güzel öykülerdi.

En etkilendiklerim kitaba ad olarak seçilen Son Yaprak dahil Belediye Raporu, Polis ve İlahi, Haydut Prens ve Noel Hediyesi.

Noel Hediyesi‘nin sanırım filmi mi yapılmıştı emin değilim. Hatırlayanlar vardır belki. Okurken “aa biliyorum bu hikâyeyi” dedim sırıtık bir suratla. Hani genç bir çift var. Kızın saçları çok güzel ve uzun. Adamın ise çok değerli bir saati var. Daha fazla yazmayayım. Bilmeyenler okur belki.

Öyküseverlere içtenlikle öneririm. Sevgimle ilettim. Nice güzellikler sizinle olsun🙏❣📚

🍃🍃🍃🍃🍃🍃

Alıntılar:

Yeryüzündeki en yalnız şey, o gizemli, o uzun yolculuğa hazırlanan bir ruhtur.
s.48 / Öykü: Son Yaprak

🍃🍃🍃🍃🍃🍃🍃🍃

Lena okuduğu her masalda, kendininkine benzeyen bir durum bulurdu. Oduncunun kaybolan çocuğu, mutsuz kız, ezilen üvey kız, cadının kulübesine hapsedilen küçük kız… hepsi de Lena’nın, yorgunluktan canı çıkan Madenciler Oteli’ndeki bu küçük hizmetçinin başka başka kılıklardaki görüntüleriydi. Her seferinde de, tam dertler artık katlanılmaz noktaya vardığında bir iyilik perisi çıkar, kahraman prensi yardıma yollardı. (…) geçen gün Bayan Maloney kitabı onun odasında bulmuş, sert bir dille, geceleri okumanın hizmetçilere yaramayacağını, uykusuz kalacaklarından ertesi gün işe canla başla sarılamayacaklarını söyleyerek kitaba el koymuştu. Henüz on birinde, evinden ve annesinden uzakta, oyun oynamaya vakti olmayan bir kız, Grimm Masalları’ndan da mahrum yaşayabilir miydi hiç? Hele bir deneyin de, bunun ne kadar zor olduğunu kendiniz görün.” s.98 / Öykü: Haydut Prens

GECELER | Jacques Lassaigne

GECELER | Les Nuits | The Nights |

Jacques Lassaigne ( 1911 – 1983 )
Resimleyen: Füreya Koral ( 1910 – 1997 )
Çeviri: Nilgün Tutal Cheviron

Selâmlar Değerli Kitap Dostları,

Fransız sanat tarihçisi, küratör ve Paris Modern Sanatlar Müzesi’nin yöneticisi Jacques Lassaigne’in “ilk ve son kez” yazdığı bir novella GECELER. Yazdığı defteri Türkiye’ye dönerken, ülkemizin ilk kadın profesyonel seramik sanatçısı Füreya Koral’a hediye ediyor.

Lassaigne’in yayımladığı tüm kitaplar sanatçılara ait. Araştırdım, bu kitabın ne Fransızcası ne de İngilizcesi var. Yani sadece Türkçe’de yayımlanmış. Neden? Çünkü kişiye özel. Kime özel? Füreya’ya özel. Niçin? Çünkü Jacques Lassaigne ile Füreya Koral Paris’te bir aşk yaşamıştır. Füreya, Türkiye’ye dönme kararı verince, novellayı yazdığı defteri kendisine hediye eder. Koral, kendi el yazısıyla bir deftere geçirir bu novellayı, yetmez bir de resimler.

Resimlere bayıldım! Ancak bu defter, Füreya Koral’ ın vasiyeti üzerine, ölümünden sonra, “günü geldiğinde gereğini yapmam için bana emanet etmiştir” diyor kitabın çevirmeni ve sunu yazan Sayın Nilgün Tutal Cheviron.

Değerli Okurlar, Füreya Koral’ın kim olduğunu 20 yıl önce okuduğum Ayşe Kulin’in yazdığı Füreya kitabıyla öğrendim ve bir daha da unutmadım.

Oldukça köklü bir aileden. Tek örnek vereyim; Halikarnas Balıkçısı – Cevat Şakir, Füreya’nın dayısı.

Üç yıl önce Beşiktaş / Akaretler’de İbrahim Bodur Vakfı’ın Koral’ın 20. ölüm yıldönümü vesilesiyle açtığı Füreya Koral sergisinde eserlerini yakından görme fırsatım oldu. Hayran olmamak elde değil ❣ Bazen düşünmeden edemiyorum, kültürel olarak, aslında her alanda , ne kadar geri düştük son yıllarda. Renksizleştik.

Geleyim GECELER‘e… Yarı masal yarı rüya gibi. Kimi zaman gerçek kimi zaman gerçeküstü. Simgesel yazılmış gibi geldi bana ve kavramakta zorlandığım yerler oldu ki hâlâ zihnimdeler, takıldım, çözemedim. İyilik – kötülük , ayna – maske, ağaç, güneş, tren yolculuğu, nehir, aşk tanrıçası, Kai [ acaba Koral’ın lâkabı olabilir mi?], şeytan, aslan ve terbiyecisi diye uzatabilirim.

Özetle, sevmedim diyemem, sevdim ama metne tutunamadım!
Yazdığım yorumun enerjisinden de belli sanırım. Aklımın bir kısmı hâlâ metinde çünkü.

GECELER, Koral – Lassaigne arasındaki derin aşkın ürünü bir yazım olduğu için, her ne kadar “kurgususal bir metin” olduğu vurgulansa da, Füreya için anlaşılmaz olmasa gerektir diye düşünüyorum. Daha iyi kavramak için bir kez daha okumam gerekecek sanırım. Metnin resimleri çok güzel ve yazılanların ruhuyla örtüşüyor. Kimi zaman karamsar kimi zaman gün doğmuş gibi huzur verici.

Hem derin bir aşk yaşa hem gönlün ayrılmak istemiyor ama ayrıl. “Hayatımın en güç kararıydı.” demiş dönüşü için Koral; düşünün artık nasıl bir aşksa, Jacques Lassaigne’e roman ( novella) yazdırmış ve “Sadece Geçmişte Yaşıyorum” dedirtmiş!

Peki, okur Çiğdem, bekleyen bu kitabını niçin Temmuz okumasına soktu? Sebebi “Benden’iz James Joyce” kitabı efendim! Okumayı düşünenlerin keşfine limon sıkmak istemediğim için susma hakkımı kullanıyorum. İlgili bölüme gelince kulaklarımı çınlatabilirsiniz.

GECELER‘i meraklı ya da farklı bir okuma yapmak isteyenlere önerebilirim, okurken resimlere dalıp dalıp gidebilirsiniz, normaldir!

Bu arada özel bir not ileteyim: “Bu kitabın tüm telif gelirleri Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ne bağışlanmıştır.

Sevgimle ilettim. Sağlık, esenlik ve kitaplar hep sizinle olsun.

Okunma Zamanı: 27 – 28 Temmuz 2020

Alıntılar:

🎨”Suları başka sulara karışmaya yanaşmayan renkli bir kaynak gibiyim. Bana inanan her şeye esin kaynağı oluyorum. Küllerinden asla aynısı olarak doğmayan güçsüz bir kuşum.” ( s.40)

🎨”…hepimiz birbirimize benziyoruz, orada terbiye edilmiş, burada canı yakılmışız.”

( s.58)

🎨”Ve sonunda tek bir gün, en son gün, en acı gün, geçirilmesi en zor gün, onu yenecek en son gün olacağını bir kez daha düşünüyordu. Bazı insanlar o an hâlâ mücadele etme, ısırma ve burkma gücüne sahiptirler. Bazılarıysa başları önlerine eğik ölürler.” ( s.62)

Benden’iz James Joyce | Fuat Sevimay

Benden’iz James Joyce | Fuat Sevimay ( d.1972)

Okunma Zamanı: 05 – 25 Temmuz 2020

Hişt! Hişt! Ayvalık Tostu sever misiniz? Siyez unundan yapılmış James Joyce marka, organik iki adet tost ekmeğinin arasına, Türk ve Dünya edebiyatı malzemelerini özenle yerleştirip, onların muhtelif kısımlarına da Çevirmen’in yazar şapkasıyla yazdıklarından serpiştirin. İstanbul, Trieste, Dublin, Paris konsorsiyumunun ürünü tost makinasına bi’ güzel yerleştirin. Makul sürede yakmadan bekletin. Ortaya çıkan lezzeti, adı artık Ayvalık Tostu değil, damak çatlatan Benden’iz James Joyce’u afiyetle yiyin / okuyun!
▶️[ Yorumcu-okur, yukarıda, kitabın kurgusu akarken, Çevirmen’in ARA NAĞME olarak verdiği yemek tariflerine nazire yapmaktadır.]

Selâmlar Sevgili Kitap Dostları!
Temmuz okumalarımı kitleyen ancak buna değen bir kitapla, gece ve gündüz , yaklaşık 20 gün içli dışlı oldum. Ceymis Coyus ile uğraşangillerin, terelelli tayfasının Türkiye Şubesi Sevimay’ların Fuat’ı ciddi deli işi bir kitap yazmış. Başının etini yiyen biz okurlarına bundan güzel bir ödül olamaz sanırım. Baba’sının tarzı ile kendi tarzı, kimi yerde mizah eşliğinde kimi yerde muhtelif ve malum cenahlara eleştiri ile ahenkle dans ediyor. Böyle dedim diye de “çantada keklik” bir okuma sanmayın. Yine böyle dedim diye de “okunamaz” olarak algılamamanızı önemle rica ediyorum. Daha önce James Joyce okumamış olan okurların eline bir el feneri vermiş diyeceğim ama yetmez, bildiğin Deniz Feneri inşa etmiş dört temel eseri [ Dublinliler, Sanatçının Gençlik Portresi, Ulysses ve Finnegan Uyanması] için.Kitabı özetleme huyum yok, ancak şöyle bir çerçeve çizeyim; Gezi Direnişi’nde, taa Zürih’teki mezarından kalkıp, üstü başı toz toprak içinde Galata Kulesi’nde bitiveriyor. Çevirmen gözlerine inanamıyor. Eh yani “bu kadar yürekten çağırma beni, bir gece ansızın gelebilirim ” durumu olmuş ama saat tutmamış. Sonra yine Galata Kulesi’nde kuş olup gidiveriyor, artık kimi örnek aldıysa!

Bu kadar mı 505 sayfa yani? Değil elbette. Ben başını ve sonunu ( bu ‘son’ konusu netameli) verdim, arasını siz sevgili okurlar okuyacaksınız; okuyacaksınız değil mi? Okuyun, okuyun!
Ben bu derece okuruna paye veren bir kitap okudum mu daha önce hatırlamıyorum doğrusu.
Ciddi emek. Bakın nasıl konuşturmuş Tanrı-Okur’u:
Edebiyatta son sözü okur yazmalı. Hep yazarlara mı mahkûmuz! Kendi aramızda, fırsat bulursak yazarla, olmadı kitabın kendisiyle konuşup tartışmayacaksak ne anladım ben o edebiyattan. Kitabı okudun bitti, kaldır rafa, yenisini al mı? ” ( s.502)

Yok, vallahi, raftan yenisini falan almadım, alamadım çünkü bildiğin kitabın kendisiyle didiştim, tartıştım. Sonuç mu? Sonuç; atın ölümü arpadan, okurun ölümü Joyce’dan; havadan, sudan, oradan, buradan, İstanbul’dan, kitaplardan, İrlanda’dan; vallahi yalandan kim ölmüş ( mü?) Yok, o derece hakkını yemeyeyim arada gerçekler de var. Şimdi burada yazıp okuma keyfinize limon sıkmak istemem ama bilmediğim şeyler de öğrenip heybeme kattım.
Madem sadece kurgu değil, başka türler ve başka ana yazar var içinde nereye koyacağız bu kitabı? Kitapta da bahsi var ama sevgili Fuat Sevimay bir röportajında da söz etmiş; “Biauthoraphy – Çifteyazar” diye tanımlıyor. Bendeniz okur olarak; okuma sürecimde yaşadığım türlü duyguları, içsel tartışmalarımı, bilgi kırıntılarımı da temel alarak başka bir tanım yapmak hadsizliğini göstermek istiyorum, affola lütfen. Okura paye vermiş dedim ya, iyiiice tepesine çıkayım! Roman, öykü, masal, deneme, alıntı, açıklama, dipnottaki özellik ( bakın bu da bilinenin dışındaydı), hepsini topladığımda – edebiyatta böyle bir teknik ya da terim var mı cidden bilgim yok – ben bu kitapta “KIRK YAMA” sanatının izlerini gördüm. Neden? Çünkü, pek çok konu, açıklama, iki yazar, edebiyat dünyası, siyaset vb. pek çok parça var tıpkı kırk yama gibi. Ama bütüne baktığınızda “vay canına, bu ne muhteşem bir şey” diyorsunuz. Dedim ya lütfen hadsizliğimi mazur görün çünkü kitabın atmosferini en iyi tanımlayan durum bu bana göre. Gerçi Fuat Sevimay’ın kişisel edebiyat geçmişine baktığınızda çok da kalıplara uymadığını görüyorsunuz. Çeviri eğitimi yok ama ciddi çeviriler yapmış. Joyce’a bakıyorsunuz , dayatılana eyvallah etmemiş, kalıplara sığmamış taşmış, Uluses olmuş Finnegans Wake gibi bir deli kitap yazmış. Yani “normal” bir şey beklemek zaten hem anlamsız hem de asıllarını inkâr olurdu doğrusu. “Düşünceleri, kültürü, duyguları paylaşmayacağız da mezara mı götüreceğiz.” ( s 471) diyen Çevirmen’e selâm ederim efendim.Benden’iz James Joyce nedir derseniz, ben değil, kendi miracını yaşayan Joyce cevap versin: “Hayatım sanat, sanatım hayattır. Edebiyat sanat, velhasıl hayat.”(s.458)Eh bunca lâkırdıdan sonra, eteğindeki pardon sepetindeki bütün taşları okurun yoluna emek emek döşeyen Fuat Sevimay’ın hakkını da gani gani teslim etmek istiyorum Hep yazın, hep okuyalım Sevgili Sevimay. Kitabın metinlerinden referansla oya gibi, ince ince işlenmiş – adeta al eline, hatasız bul yeri – İstanbul çizimlerini yapan Sevgili Ayşegül Sevimay’ın da hakkını teslim etmek boynumun borcudur. Elleriniz dert görmesin.
Sevgili Kitap Dostları,
Her okur her yazarı okumak zorunda değil elbette, ayrıca çok da sağlıklı bir yaklaşım. Ancak okumak isteyip de cesaret edemeyenlere diyorum ki işte cesaretiniz kitap olarak elinizde. İşiniz daha kolay… Deniz feneriniz mübarek olsun!

Az daha unutuyordum. Kitabın sonlarının sonunda, “Sahi sarmaşık olsan hangi duvara sarılırdın?” sorusu sorulmuş. Kitaptaki ( s.402) “…, yazar ile çevirmen, bir kökte uzamış sarmaşık gibi.” cümlesinden kopya çekerek, EDEBİYAT diyorum bir okur olarak💝📚

Sabırla buraya kadar okuyanlara teşekkür ediyor, sevgimle ve şevkimle iletiyorum.

Rüzgâr Suya Yazmıştı | Cemal Ünlü

Rüzgar Suya Yazmıştı / Cemal Ünlü ( d. 1949 )
Resimleyen: SerapDeliorman

Selâmlar Sevgili Kitap Dostları,

🎻🎻🎻

Size de oluyor mudur bilmem; öyle zamanlar oluyor ki hiç aramadığınız, adını bile duymadığınız bir kitap karşınıza çıkıp gönlünüzü çelebiliyor. Aman n’olur, “iz bırakıyoruz, ona göre internet otomatik olarak çıkarıyor karşımıza ” demeyin. Zira demek istediğim öyle bir şey değil. Çıkarsa da ilginizi çekmeyebilir ayrıca. İşte, Rüzgâr Suya Yazmıştı böyle bir kitap benim için.

Kitabın künyesinde “Su, Toprak, Ateş” anafikrinden hareket eden bir “üçleme” nin ilk kitabı dense de Tohum Düştü Toprağa 1981 yılında yayımlanmış. Bu kitabın ilk basımı ise 2009.

Dili akıcı hatta kimi zaman hafiften bir felsefî dokunuş da hissettim. Elbette benim hissedişimin pek önemi olmasa gerek. Zira kitabın yaş grubu 12 yaş ve üstü – ilk gençlik romanı olarak sınıflanmış. Gerçi kimi cümleleri ve kelimeleri ben bile tereddütle okudum ve acaba anlarlar mı diye düşünmedim değil hani. Örneğin şu “sağaltmak” kelimesine ruhum hiç ısınmadı, çocuklar ne der merak içindeyim. Keza “meneviş” kelimesi için sözlüğe baktım “hare” demekmiş. Şimdi bunları yazdım diye kötüye yormayınız lütfen. Çünkü yüreğinizi ısıtan bir roman.

Önce şu uzun alıntımı okumanızı rica ediyorum:

İnsanın sevdiği şey uğruna duyduğu telaşı, heyecanları, kederi, kaygısı hattâ ardından karalar bağlayarak yas tutması hoş şeylerdi. Sevmekle ilintiliydi ve sevenler sevmenin verdiği tatlarla olgunlaşırlardı. Seviyorsan sıkıntılar tez unutulur, gelir geçerdi. Tek kötü yan; ulaşamamak, erişememekti. Çünkü sevenler bilir ki sevmek, sahip olmak demekti. Sevgi var olmak için söylenmeyi, dillerde dolaşmayı beklerdi. Gönlün, dilin ucuna gelmiş ama söylenmemiş nice sevdalar sönüp sönüp gitmişlerdi. Toprağa atılan tohumların sadece binde biri yeşermezken, sevdaların binde biri yeşerir, serpilip gelişirdi. Yıldızlar yalnızca bulutsuz gecelerde kaymazlardı gökyüzünde. Bulutlu gecelerde de kayarlardı. Kimselerin onları göremediği gecelerde belki daha çok yıldız kayardı.” (s.19 )

Nasıl bir aşk anlatımı değil mi!?

İşte o bahsettiği toprağa atılıp yeşeren tohumlardan biri hatta hiç atılmadığı halde, iki taşın arasında kendiliğinden yeşeren bir tutam yeşillik ya da çiçek görüp hayret ederiz ya; bir taşra kasabasında tren istasyonu çalışanının kızı olan küçük Gülfem tam da böyle bir yetenek. Müzik tutkusu doğuştan desem annesi güzel tango söylüyor. Ama onun gönlü ille de kemanda. Çünkü nerede duyduğunu hatırlamadığı kemanın sesine vurulmuş. Oyuncak kemanla başlayan yolculuk nasıl devam edecek acaba? Onu, kitabı okuyanlar öğrenecek efendim. Ancak şu kadarını söyleyeyim; sadece yetenek yetmez tıpkı aşkla bağlanmak gibi emek de vermek gerekecek elbette. Çalıştı, çalıştı, çalıştı; ah nerelere vurdu kendini de içinden geçenleri bir okusanız, alıp bağrımıza basasınız gelir Gülfem’i o kadar gerçek.

Kimbilir ne yetenekler var Gülfem gibi. Az daha unutuyordum; bir de Seyyid Nuh var. O da bir başka çocuk. Hayat ona pek iyi davranmamış ve erken tanışmış çalışma hayatıyla. Gördüğü kâbusların sebebi ne acaba? Bir yanımız bahar bahçe, öbür yanımız kar kıyamet misali. “Acılara iyi gelen bir keman çalışın var senin.” cümlesini niçin sarfeder bir çocuk?

İşte böyle Sevgili Okurlar. Önce büyükler sonra yaşı uygun olan çocuklarınız okusun isterim.

Romana, güzel karakalem çizimleriyle anlam katan Serap Deliorman’a ve elbette yazarı CemalÜnlü’ye içten teşekkürler! Ve kitabı bizimle buluşturan Pan Yayınları’na da teşekkürler. Umarım baskısı olmayan o ilk kitabı da basarlar.
Sevgimle ve hüzünle karışık şevkimle ilettim. Sağlık, esenlik, müzik, huzur ve kitaplar hep sizinle olsun.

Okunma Zamanı: 05 Temmuz 2020

Gürültü Çağında Sessizlik | Erling Kagge

Gürültü Çağında Sessizlik | Stillhet i støyens tid | Silence: In the Age of Noise | Erling Kagge ( d.1963 ) Çeviri: #NezihatBakarLangeland

Selâmlar Değerli Kitap Dostları,

İsmiyle ve yazarının ülkesiyle beni kendine çeken bir kitap oldu Gürültü Çağında Sessizlik. Zira Kuzey Avrupalı yazarlar ilginç ve daha felsefik yazıyorlar sanki. Bunu hisseden sadece ben değilim ki New York Times “bir felsefî maceracı ve belki de maceraperest bir filozof” tanımını yapmış yazar için.

Öncelikle okuduğum kitabı sevdiğimi belirteyim. Bu kitabı, herkese değil, bu tarz kitapları sevenlere önerebilirim. Ve fakat “keşke herkes okusa” diye de gönlümden geçirmekteyim. Yok, yok lütfen öyle burun kıvırmayın. Karşınızda cidden macera seven bir adam var. “3 Kutup Noktası” olarak tanımlanan Everest Dağı Zirvesi, Kuzey ve Güney Kutbunu geçen ilk kâşifmiş. Güney Kutbunu yalnız başına keşfe çıkan ilk insan olmak gibi bir ünvanı var. Nasıl bir deneyim! Yazdığına göre sabah eksi 50 derecede uyanmak! Üç çocuklu, böyle bir adam işte.

Bu üç çocuğunun fazlaca “nesnelere” ve “paylaşıma- internet” e bağımlı olmasından yola çıkarak “SESSİZLİK ” konusunda konuşmak istediği bir gün, çocukları pek şevkle karşılamayınca durumu, yazmaya karar vermiş.

Kendi deneyimlerinden yola çıkarak, yazarlara, felsefecilere, sanatçılara da – Heidegger, Wittgenstein, Kierkegaard, Blaise Pascal, Marina Abramovic, Stendhal – yer vererek 33 kısa bölümle bir kitap yazmış.

Bölümlerin en uzunu iki sayfa ve kimileri farklı kişilerin çektiği fotoğraflarla desteklenmiş. Ve tıpkı Atlıkarıncada Bir Tur Daha kitabında olduğu gibi, karşıma, evrensel adıyla, yine Rumî ( Mevlâna ) çıktı.

Sevgili Okurlar; bu kitabın yazarı da yolculuklar yapmış. Tiziano Terzani gibi derdine derman arayışı görünümünde değil belki, içerik de onunki kadar farklı konuları kapsamıyor ancak vardıkları sonuç aynı. Ne garip değil mi? Aslında garip sıfatını kullanmam yanlış olur; aklın yolu bir de denebilir. Ya da, “hakikat” orada bir yerde duruyor ve ona farklı yollardan ulaşmış bu iki farklı kültürden gelen, yaşları da farklı iki yazar.

Sessizlik senin olduğun yerde. Ne profesörler, psikologlar, Pascal, Cage ne de benim gibi üç çocuk babası biri bütün bunları tamamıyla kelimelerle açıklayabilir. Kendi başına merak etmek iyi bir şeydir. Neyse ki sihirli bir formül yok bunun için. (…) biliyorum ki sessizliği her yerde bulmak mümkün. Bu, kendini geri çekmekle ilgili bir şey.” (s.108 ) cümlesine kesinlikle katılıyorum.

Farklı bir okuma yapmak isteyenlere içtenlikle öneriyorum.

Yolunuz hep güzelliklere ve iyiliğe çıksın, sessizlik rehberiniz olsun diliyorum.

Akıcı bir Türkçe ile dilimize çeviren Sayın Nezihat Bakar-Langeland’a teşekkür ederim
Sevgimle ve şevkimle ilettim Sevgili Kitap Dostları

Okunma Zamanı: 02 – 03 Temmuz 2020

Alıntı:
Bir tür sessizliktir konuşacak olan. (…) Belki de sessizlik beraberinde merakı getirdiği içindir, ama sessizlik kendi içinde bir tür görkeme de sahiptir; evet bir deniz gibi veya sonsuz, karlarla kaplı bir plato gibi.” (s.18 )

Kontrbas | Patrick Süskind

Kontrbas | Der Kontrabass | Contrabass | Patrick Süskind (d.1949 )
Çeviri: #TevfikTuran

Selâmlar Sevgili Kitap Dostları 🎶

Klasik müzikle aranız nasıldır bilemem; benim bilgi dağarcığım oldukça sınırlı. Kimi bestecilere ve eserlerinin isimlerine âşina olmanın yanı sıra bazı müzik aletlerinin isimlerini de ekleyebilirim.
Bundan gayrısı biraz zor çıkar.

Neyse ki öğrenme hevesim her daim canlı olduğundan, kaplumbağa ritminde de olsa havuza yeni bilgiler damlıyor çok şükür.

Niçin ettim bunca lakırdıyı? Efendim konumuz klasik müzik ve bir devlet orkestrasında görevli kontrabas sanatçısı beyefendinin monoloğu şeklindeki tiyatro oyunu…
Pekiii bu kontrbass ne menem bir çalgıdır? Edindiğim bilgiler şu şekilde: Çok büyütülmüş bir keman görünümündedir. Boyu 1,80 metre [ benim boyum 1,50 🙂 ], eni 60 cm olan kontrbas bu boyutları nedeniyle ayakta ya da yüksek bir tabureye oturularak çalınıyor. 4 ve 5 telli olmak üzere iki türü var. Kemangillerin en kalın sesli çalgısı.

Oyunun tek kahramanı “insanın ne kadar uzaklaşırsa o kadar iyi işittiği tek çalgıdır.“(s.18) diyor.

Bilgilere göre, özellikle caz müziğinin vazgeçilmez çalgısı olmuş. Ancak bizim konumuz caz müziği değil, klasik müzik sevgili okurlar. Girişte de belirttiğim üzere, bir devlet orkestrasında, devlet memuru olarak görevli kontrbas sanatçısı beyefendinin, çaldığı müzik aletinin hayatındaki yeri.

Malum 1,80 boyutlarında olunca çalgı, evinde çok yer kaplıyor; bu fiziksel engel. Ayrıca eşlik edeceği parçalar için çoook uzun süreler çalışma ve provalar yapmak zorunda ki hiç kolay değil parmaklarının nasır tutup kimi zaman kanadığını düşünürseniz.

Atılma korkum yok” diyor, istifa edebilirim ama sokakta kalırım diyor. Sonuç hayatın kendisindeki ikilem.

Şöyle ki: “…burası ile orası, yüksek ile alçak frekans arasındaki bu gerilim, bütün olay, müzikte anlamı olan her şey bu iki arada olup biter, burada döllenir müziksel anlam ve yaşam, yaşamın ta kendisi.” (s.12)

İşte monolog formundaki bu oyun boyunca, karakterin konuşma sesi de tıpkı müzik gibi, kimi zaman yükseliyor ( bağırıyor) sonra özür dileyip normal konuşuyor. Biz bu , iki arada bir derede olma halini, hem sesle hem de kontrası önce övüp sonra yermesi şeklindeki gel-gitte izliyoruz / okuyoruz. Bütün bunlara klasik müzik terminolojisini de ekleyin.

Bu işi icra edenler için çantada keklik âmiyane tabirle, benim gibiler içinse , bilmediğim bir dünyaya esprili bir yolculuk 🤗🎶🎻Zira kimi zaman kendimi sırıtırken yakaladım.

Keyifli bir okumaydı. Patrick Süskind’i çoğunluk Koku adlı eseri ile tanıyor. Lâkin bendeniz öncelikle “Aşk ve Ölüm Üzerine” isimli denemesiyle tanımak istedim, sonra Kontrbas geldi. Koku‘yu en sona bıraktım.

KONTRBAS oyununu farklı bir kitap okumak isteyenlere sevgimle ve şevkimle öneririm.

Sağlıklı, huzurlu ve hep kitaplı günler dilerim.

Okunma Zamanı: 01 Temmuz 2020

Alıntılar:

🎻”Tüyler ürpertici bir çalgı! Buyurun, bakın! Bakın şuna iyice. Görünüşü şişko bir kocakarı. Kalçalar çok alçak, bel hepten felâket, fazla yüksek kalıyor, ince de değil; sonra şu daracık, düşük, raşitik omuzlar – deli olmak işten değil. Bunun sebebi, kontrbasın melez olması, gelişim tarihi açısından. Aşağısı büyük bir keman gibi, yukarısı büyük bir gamba gibi. (…) Çalgı değil, gulyabani.” s.29

🎻”…müzik insani bir şeydir. Politikanın, dünyada olup bitenin ötesinde bir şey. Bütün insanlığa özgü bir şey, diyebilirim, insan ruhunu ve insan beynini oluşturan bir temel unsur. Ve müzik her zaman olacaktır, (…) Müzik sonsuzdur. Goethe şöyle der: Müzik öyle yücedir ki hiçbir akıl sırrına eremez; müzikten, her şeye egemen olan ve kimsenin hesabını tutamayacağı bir etki yayılır.” (s.36 )

Ne Okudum | Haziran – 2020

NE OKUDUM || HAZİRAN / 2020

Haziran / 2020 kitaplarımın aile fotoğrafıdır efendim. Hepsini ilgiyle okudum.

Tereddütsüz önerebileceğim kitaplar.

Okuduğumuz kitaplar, sadece okuma lezzeti sunmuyor biz okurlara; farklı okumaların ya da kitapların da kapısını aralıyor.

Kimi zaman kapılıp gidiyoruz onun izinden, kimi zaman ise yolumuzu kaybediyoruz yeni keşifler uğruna…

Ne gam!

“Atın ölümü arpadan olsun” dur bu işin âmiyane tanımı. Varsın kitapların yolu olsun, kaybolduğumuz yol; halimize acıyıp doğru yolu bir başka kitap gösterecektir illâki.

Sağlıklı, esenlikli, huzurlu günler diliyorum.
Nice kitaplarla/ da buluşmak dileğiyle…

Sevgimle ilettim…

🦉1- Neden Çocuk Kitapları Okumalıyız | Katherine Rundell/ Deneme .

🦉2- Kader Yumurtaları | Mihail Bulgakov / Roman

🦉3- İskenderiyeli Hypatia | Maria Dzielska / Araştırma

🦉4 – Atlıkarıncada Bir Tur Daha | Tiziano Terzani / Anlatı / Mayıs ayından kalan kısmı tamamlandı ( 413 ➡️ 703 )

🦉5 – Ayrılık Çeşmesi Sokağı | Selçuk Altun / Roman

🦉 6 – Saatleri Ayarlama Enstitüsü | Ahmet Hamdi Tanpınar / Roman .

🦉 7 – Cevapsız Kalan Telgraf | Fikret Ürgüp / Deneme

Cevapsız Kalan Telgraf | Fikret Ürgüp

Cevapsız Kalan Telgraf | Fikret Ürküp ( 1914 – 1977 )

Okunma Zamanı: 27 – 28 Haziran 2020

Selâmlar Sevgili Kitap Dostları!

Ne zamandır aklımda olan bir okuma yaptım. Hiç bir fikrimin olmadığı bir isimdi Fikret Ürgüp. İlginç bir kişilik gerçekten. Şaşkınlıkla karışık bir hayranlık uyandırdı bende.

Hayatı, edebiyat çıkışlı olmayıp, yolu edebiyata ve sanata düşenlerden. Edebiyat da bir sanat ama Sayın Ürgüp aynı zamanda resim de yapıyormuş hatta üç tane sergi bile açmış. Tıp Doktoru olup, iç hastalıkları uzmanı olmasının dışında bir de psikiyatri eğitimi almış. Ruh doktoru olarak çalışmış. Sait Faik’in yakın arkadaşı ve doktoru olduğu bilgisi de var özgeçmişinde.

Kendisinin öykülerini henüz okumadım. Lâkin iki yakın dostu Sait Faik Abasıyanık ve Ahmet Hamdi Tanpınar ile ilgili farklı tarihlerde kaleme aldığı ve Varlık ve Yeditepe dergilerinde yayımlanan yazılarını okuyunca, ister istemez kendisinin ürünlerini de merak ettim.

Bu kitabı yayına hazırlayan Sayın Sevengül Sönmez, kitabın başındaki notunda şöyle söylüyor:

Cevapsız Kalan Telgraf, Fikret Ürgüp’ün Sait Faik Abasıyanık ve Ahmet Hamdi Tanpınar hakkında yapmayı düşündüğü çalışmanın çatısını oluşturan yazılarının bir araya getirilmesiyle oluşturuldu. Bu yönüyle Fikret Ürgüp’ün hayalini kurduğu ama hazırlayamadığı kitabı olarak da değerlendirilebilir.” (s.11)

Buna ek olarak, Selim İleri ‘nin de bir yazısı var girişte.

Sevgili Okurlar; kitap iki ana bölümden oluşmuş doğal olarak. BİR HİKÂYECİ başlığında Sait Faik’e, ŞAİR başlığında ise Ahmet Hamdi Tanpınar’a dair yazılmış metinler var.

Kitabın büyük bölümü – üşenmedim saydım – 62 sayfa Sait Faik yazılarına ait, 21 sayfası ise Tanpınar’a. Yazılardan anlaşıldığı üzere Fikret Ürgüp aslında ikisiyle de dost. İletişimleri oldukça verimli. Ancak Sait Faik’in aynı zamanda doktoru da olduğu için daha fazla bilgi sahibi olmasından kaynaklı geniş değerlendirmeler var. Yayına hazırlayanın notunda:

“Sait Faik Abasıyanık’ın yakın arkadaşı ve doktoru olan Fikret Ürgüp yazılarıyla onun ruh dünyasını anlamaya ve eserlerini psikanalitik bir bakışla tahlil etmeye çalışmıştır. Kitapta bir araya getirilen yazılar Türkiye’de bu tür çalışmaların öncüsü sayılabilecek yazılardır. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın kültürel birikimini ve dünya edebiyatı içindeki yerini anlattığı yazılarında kişilik özelliklerine de yer vererek eserleriyle yaşamı arasında bağ kurmaya çalışmıştır.” diyor Sevengül Sönmez…

Sait hepimiz için vardı. Yaşamanın büyüsünü yakalamıştı ve bizi sürüklerdi o büyünün içine. Yaşamak onun için sevgide başlar, sevgi ile biterdi.” diyor meselâ Fikret Ürgüp.

Hastalığı, annesi ve babası, Sait Faik’in özel hayatını nasıl etkilemiş. Çok kırılgan ve hassas geldi bana, üzüldüm.

Öte yandan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın şair yönünden yola çıkarak kişiliğini tanımlamış. Kendi kendini yetiştirdiği için daha bir saygı duyuyor gibi algıladım yazdıklarından.

Ne kadar sever insanlığı! Ben böylesini görmedim. Hem de iddiasızdır. Üstelik şair, yani kelimelerden yeni bir âlem yaratmak peşinde. Bu da güç bir meslek, ama insanlık kadar değil.” (s.79) diyor bir yazısında ve Tanpınar’ın kendi melankolisi içinde boğulmayıp bunu yapıcı bir şekilde eserlerinde kullandığını belirtiyor.

Bir anı var ki çok etkilendim. Tanpınar’ın öldüğü gece, sanki hissetmiş gibi, Fikret Ürgüp kalp krizi geçiriyor. Kötü haberi sabah öğreniyor.

Ne kadar şanslıyız ki böyle değerli yazarlarımız var.

Selim İleri, “Tanpınar’ın ölümünden nice yıllar sonra yeni bir okur kalabalığıyla buluşacağını sanki ilk kez Ürgüp ayırt ediyor. Tanpınar’ı kuşatmış büyük sessizliğin sona ereceğini müjdeliyor.” demiş sunuş yazısında.

Tanpınar’ı geç tanımış bir okur olarak, umarım dediği gibi olur diyorum.

Sevgili Dostlar; oldukça merakla ve keyif alarak okudum Cevapsız Kalan Telgraf‘ı.

İnanıyorum ki Sait Faik ve Tanpınar sevenler de benzer keyfi alacaklardır. Ancak bu iki yazarı hiç okumamış olanlara da içtenlikle öneririm çünkü samimi yazılmış bu metinler onları meraklandıracaktır.

Sevgimle ve şevkimle ilettim. Sağlık, esenlik ve kitaplar hep sizinle olsun.

Alıntı:

İhtiraslar, hırslar, gönül kırıklıkları, kötümserlik ve hepsini bulandıran can sıkıntısı içinde geçen gündelik hayatı yaşarken dilinden anladığın sana benzeyen bir eski arkadaşla, edebiyattan, sanattan, insandan, güzel ve özlenen şeylerden konuşmaya başlayınca, sahiden bütün sıkıntılar unutulur ve insan kendinin hâkim olduğu dizginleri elinde bulunduğuna inandığı bir başka gerçek içinde bir an için rahatlar.” s.64

Neden Çocuk Kitapları Okumalıyız | Katherine Rundell

Neden Çocuk Kitapları Okumalıyız [ Ne Kadar Büyük ve Bilge Okursak Olalım] || Why You Should Read Children’s Books, Even Though You Are So Old and Wise || Katherine Rundell ( d.1987 )
Çeviri: #ŞiirselTaş

Selâmlar Sevgili Kitap Dostları,

Katherine Rundell iyi ki yazmış bu nefis denemeyi. Okuyanı boğmayıp, nokta atışı konularla gayet doğrudan, sade bir dille meramını anlatmış.

Kendi düşünceme yakın bulduğum için çok sevmiş olabilirim miyim diye düşündüm; ama hayır öyle değil.

Aristoteles’in kurmacaya yaklaşımına saygı duyup, Platon’a meydan okumak neymiş, okuyun da görün isterim. Çok tatlıydı cidden.

Çocuk kitaplarının ilk çıkış zamanı ve ne zaman yaygınlaştığından tutun ne zaman dönüşüm geçirdiklerine, Birleşik Krallık özelinde kütüphanelere yaklaşıma değin; bildiğimiz çocuk kitaplarından Elena Ferrante örneğine geniş bir yelpaze var.

Ah az daha unutuyordum, güzel bir Elizabeth Barrett Browning şiiri de sizi bekliyor!

Daha fazlasını, kitabı alınca okuyacaksınız zaten. Kendinize bu iyiliği yapın derim…

Yaptığınız şeyi aptalca bir kaçış olarak görenleri yok sayın. Çünkü çocuk kitabı okumak, kaçmak değil bulmaktır. Çocuk Kitapları bir saklanma yeri değil, bulma yeridir.” diyen yazara gönülden katılıyor, sevgimle ve şevkimle iletiyorum!

Ayriyeten, bu denemeyi tıpkı bir çocuk kitabı özeninde ciltli ve neşeli bir şekilde basan Domingo Yayınevi’ ne ve akıcı bir Türkçe ile dilimize çeviren Sayın Şiirsel Taş’a da teşekkür ediyorum.