Denemeler, Makaleler, Eleştiriler | James Joyce

Denemeler, Makaleler, Eleştiriler / Selected Occasional, Critical, and Political Writing

/ James Joyce ( 1882 – 1941 )
Çeviri: FuatSevimay

Okunma Zamanı: 04 – 15 Ekim 2020

Selâmlar Sevgili Kitap Dostları,
Denemeler, Makaleler, Eleştiriler; Joyce’un okumamış olduğum kitaplarından bir idi. İngilizcesine mi başlasam acaba diye zihnimde dolanırken yayınlandı. O yüzden mutluyum. Böyle olması bana – vaktimi alma pahasına – kimi makaleleri çift dilli okuma şansı yarattı ki bu vesileyle kitabın çevirmeni Fuat Sevimay’ın nezdinde, işini titizlikle yapan tüm çevirmenlere saygım bir kat daha arttı. Zor iş arkadaşlar! Kaba çeviriden bahsetmiyorum, okuma lezzetli sunan çeviridir kastım.
Veee elbette James Joyce söz konusu ise bu kitaptaki metinler ki kimilerinde, “sayfaları kaybolmuş” notu var, içerik olarak dolu dolu. Siyasî eleştiri, İrlanda tarihi, kültürü, dili ve genelde dil incelemesi, İbsen Tiyatrosu, Dickens, Defoe, Wilde, Rönesans, felsefe vb. tanıdık gelebilecek konulardır. Buraya yazma imkanı olmayan pek çok konu kaleme almış. Bazı metinlerini İtalyanca yazmış dolayısıyla İngilizceye çevrilmiş. Bu İtalyanca metinlerin kimi bir dergide yayınlanmış kimisi ise Padova Üniversitesi’nde verdiği ders notlarından. Nereden mi biliyorum? Dipnotlardan elbette zira epeyceler. Bu bile bir sabır denemesi bence. Hepsini didikledim tabii ki !
Merakla ve keyifle okuduğumu belirtmek isterim. Bilgi birikimimdeki İrlanda özelindeki kimi eksikler – doğal olarak – bazı kısımlarda metni kavramamda huzursuzluk yaratsa da kitabın yüzde doksanını merakla okumama engel teşkil etmedi. Araştırdım, okudum, çizdim, yazdım, notlar aldım… Aktif, beni tatmin eden dolu dolu bir yolculuktu. Dolayısıyla çeviri emeğini veren Joyce’un edebi evlâdı Fuat Sevimay’a ve kitabı biz okurlarla buluşturan İthaki Yayınlarına içten teşekkür ediyorum. Sağ olun, var olun.

Geleyim okur camiasına…

Kurgu eserleri hakkında fikir vermese de bilgi birikimi ve konulara bakış açısı özelinde ciddi ve kapsamlı bir fikre sahip olabileceğinizi düşünüyorum ki bendeniz kimi metinlerinin içine düştüm resmen!

Örnekse; Dil Üzerine Çalışmalar, Tiyatro ve Yaşam, Bruno Felsefesi, James Mangan, İrlanda: Azizler ve Bilgeler Adası, Ibsen, Wilde, Defoe, Blake, Rönesans’ın Evrensel Edebiyata Etkisi vb. daha yazmayayım. Umarım bir fikir verebilmişimdir. Yetmez derseniz, ben susayım, Joyce konuşsun madem:

“…dil üzerine, onu kullanan kişiler tarafından yapılacak dikkatli bir çalışma, barındırdığı bilginin gücünü ve onurunu doğru biçimde anlamanın tek doğru yoludur. Doğa elverdiğince büyük yazarların duygularını anlamanın, kalp ve ruhlarına girmenin, şahsi düşüncelerine ayrıcalıklı bir şekilde hâkim olmanın tek yöntemi budur. Kullanılan dil üzerine çalışmak bizleri, düşünce iklimlerini anlamak kadar, bilinçaltımızdaki kelime haznelerine ve dili lezzetli bir biçimde kullanma becerilerine ortak eder.” ( s.23 – 24)

Sevgili Okurlar; ben bir dili incelemedim bu kitabı okurken ancak, bir yazarın, yazarının da yukarıda belirttiği üzere, James Joyce’un “duygularını ve düşünce iklimini” okudum. Kendi açımdan oldukça mutluyum okuduğum için.

Edebiyatın hayal mahsulü olması ve hayallerle ilgilenmesi, gerçeklere dayanmaması ve fikirleri de kesin bir şekilde ele almaması nedeniyle hor görülmesi gerektiği yönünde bir beyan, düpedüz deli saçmasıdır.” ( s.21) diyen Joyce’un toprağı bol olsun diyor, onun iklimini tanımak isteyenlere iyi yolculuklar diliyor, sevgimle iletiyorum.

Alıntılar:

🔵”Her çağ, kendi şiir ve felsefesinin teyidini yapmalı; içinde barındırdığı insan aklını, geçmişe ve geleceğe bakışını, ebedi olup olmadığını değerlendirmelidir. Felsefi akıl her zaman detaylı bir hayata eğilimlidir – Goethe’nin ya da Leonardo Da Vinci’nin hayatı gibi – oysa şairlerin hayatı daha yoğundur – Dante veya Blake’in hayatı gibi – ve kendisini çevreleyen hayatı merkezine alarak yarattığı müziği gök kubbeye ulaştırır.” ( s.77 )
🔵”Tüm fetihler, havanın, karanın, denizin, hastalıklar, cehalet, böyle söylemek doğru olursa, zihnin potasında eriyip gider ve bir küçük damlaya dönüşüp, gözyaşı halinde insanın yanağından süzülür. Rönesans’ın, başka bir faydası olsa da olmasa da, ruhumuzda ve sanatımızda, yaşayan, umut eden, ölen ve aldatılan her canlıya karşı merhamet duygusunun oluşmasına yardımcı olmuştur. ” ( s.233)

Melahat Hanımın Düzenli Yaşamı | Peride Celal

Melahat Hanımın Düzenli Yaşamı | Peride Celal ( 1916 – 2013 )

#öykü Okunma Zamanı: 10.10. 2020

Selâmlar Değerli Kitap Dostları,

Melahat Hanımın Düzenli Yaşamı, okuduğum ikinci Peride Celal kitabıdır.

Yıllar önce aldığım iki romanı ve sonrasında sahaftan aldığım bir kitabı hâlâ okunmayı beklemekte ama bendeniz H2O yayınlarının basmaya başladığı kitaplarından başladım yavaş yavaş. İlki Bir Hanımefendinin Ölümü idi.

Melahat Hanımın Düzenli Yaşamı‘nda, kitaba adını veren öykü dahil 6 öykü bulunmakta. Bu öykü kitabı da okuduğum önceki kitabı gibi sakin bir üslupla yazılmış, sade ve okuru yormayan öyküler.
Sayın Peride Celal’in biyografisinde yazın hayatının başlarında aşk romanları yazdığı ve 1954 yılından itibaren roman anlayışının değişerek daha gerçekçi ve toplumsal eserler verdiği belirtilmiş.

İki romanı ve bir öyküsü Atıf Yılmaz, Memduh Ün ve Süreyya Duru tarafından sinemaya uyarlanmış. Zaten okuduğum iki öykü kitabı da bu tarzda. Yani sanki film izliyormuşsunuz hissini veriyor okurken.

Bu kitaptaki öyküler yalnızlık ve mesafeler üstüne. Herkes kendi yalnızlığını farklı yaşıyor. Kimi karakter evinde bir ağaç büyütüyor onunla özdeşleşiyor; kimi başka bir şehre taşınmakta buluyor çareyi.

Hem yalnız olup uzaklaşmak hem de yakından bakarmış gibi görebilmek… Zor zanaat vesselâm.

Ağaç öyküsünde, “Sevdiğimiz şeylere yalnız bakmakla olmuyor, görmek de çok önemli.” ( s.20) diyor karakter.

Toz Duman öyküsünde ise “insan uzaklaştıkça daha çok yaklaşıyor olaylara” diye düşünüyor karakter. Akl-ı selim düşünmenin yolu bu belki de. Duygularından arınıp olduğu gibi görebilmek için.

Çok derinlere dalmadan tadında bırakayım. Zira Peride Celal oldukça sade bir dil kullanmışken ben kafanızı bulandırmayayım Sevgili Kitap Dostları.

Ara ara Peride Celal kitaplarını okumaya devam edeceğimi yazmıştım daha önce. Zira seviyorum tarzını.

Bu küçük öyküler yaşadığımız Kaos’un içinde kaybolup giden birkaç insandan esintiler. Bakalım nasıl bulacaksınız?” diye yazmış Peride Celal, Selim İleri için imzaladığı kitaba.

Bu arada kitabın kapağı çocukluğuma götürdü beni. Televizyon üstü dantel örtü!

“…insanlar ne kadar yürek yüreğe olsalar da bakışları ayrı görüyor çok şeyi.” ( s.39) diyor bir karakter. Ne kadar doğru…

Sevgimle ilettim değerli okurlar.

BİR GÜN | Mehmet Zaman Saçlıoğlu

BİR GÜN | MEHMET ZAMAN SAÇLIOĞLU (d.1955)

Okunma Zamanı: 01 – 04 EKİM 2020

Selamlar Değerli Kitap Dostları,

Sayın #mehmetzamansaçlıoğlu öykü kitaplarından YAZ EVİ’ni 2018 yılında, RÜZGAR GERİ GETİRİRSE VE BEŞ ADA’yı ise 2019 yılında severek okumuştum. Dolayısıyla diğer kitaplarının da peşine düşüp kitaplığımıza kattım. Bekleyen kitapları varken 2020 yılının Şubat ayında çıkan bu öykü kitabını niçin önce okudum? Merak efendim merak… Hani şöyle bir söz vardır: “curiosity killed the cat – merak kediyi öldürdü.” Ben meraktan ölmedim ama öykülerin birinde bir kedi var az daha ölüyordu Şam Şeytanı.

Bekleyen kitapları varken 2020 yılının Şubat ayında çıkan bu öykü kitabını niçin önce okudum? Merak efendim merak… Hani şöyle bir söz vardır: “curiosity killed the cat – merak kediyi öldürdü.” Ben meraktan ölmedim ama öykülerin birinde bir kedi var az daha ölüyordu Şam Şeytanı.

Merakımı tetikleyen ana sebep yayınevinin değişmiş olmasıydı ki diğer eserler İş Bankası Kültür Yayınları’ndan çıkmış iken BİR GÜN Cumhuriyet Kitapları’ndan çıkmıştı. Çok mu önemli bu değişim? Değil elbette ama benim için merakımı tetikleyen bir unsur oldu ( zaman zaman olmadık şeylerin peşine düşerim) ve yanılmadığımı da anlamış oldum.

Sevgili yazarın üslubuna aşina olduğum için masalsı ve örtük içeriklerde şaşırmadım. Ya neydi beni şaşırtan? İçerik ve seçilen konular. İşte tam da bu sebepten olsa gerek diğer öykü kitaplarında olmayan bir şey yapmış yazarımız; leziz bir deneme tadında ÖNSÖZ yazmış bu öykü kitabına ya da yazma gereği mi duymuş demeliyim yoksa. Sebebini kendisinden okuyun isterim:

Bundan önceki öykülerimin çoğu çeşitli dış etkenlerle yazılmış olsa da genellikle etkisi hayli zayıfladıktan sonra ve alınmış notlar üzerinde çalışılmış öykülerdi. Kendi içime çokça bakabilmiş, aklımı ve duygularımı dengeleyebilmiştim. Oysa bu kitaptaki öykülerin bazıları dış etkenlerin henüz çok güçlü olduğu zamanlarda yazıldı. Bilinçaltımın ve bilincimin hızlı, tepkisel patlamalarından oluştu. Kars’ta bir heykel yıkıldı, içimdeki direnç çöktü. Eski tren yayları söküldü, çevrelerindeki bahçeler gibi sessiz ıssız kaldım. Gezi Parkı’nda dostlukla birleşmiş insanlara saldırıldı, tüm resimli roman kahramanlarım canlandı. Bir sarhoş, yavru bir köpeği denize attı, ben sarhoşu atamadım. Gecenin geç bir vakinde kapımın önüne sığınmış kediye biber gazı sıkıldı, ben o sıkanı bulamadım. Bu kadar dış etken fazla gelmiş ki bilinçaltımın yanardağı patladı, bilincim akan lavlara yalnızca yol gösterdi denize doğru, serinlemeye… (s. 9 -10) diyor değerli yazar.

Haksız da sayılmaz değil mi? Biz okurlara ise bu güzel öyküleri, duygudan duyguya, düşünceden düşünceye salınarak, cümlelerin altlarını çizip üstlerini fosforlayarak okumak kalıyor. Sizi bilemem ama ben böyle okudum efendim.
Sevgili Kitap Dostları; öyküleri şekli olarak uzun ve kısa öyküler olarak ayırmak istiyorum. Kısa öyküler bana İstvan Örkeny’nin “Bir Dakikalık Öyküler’ kitabını çağrıştırdı. Fakat Sayın Saçlıoğlu’nun kısa öyküleri ortak bir tema ile birbirine köprü olmuşlar. Örnekse; Temizlik – Yenilenme – Köpek – Köpeğimin Gecesi öyküleri. Veya Keser ve Mucize öyküleri.

Sevgili Dostlar, daha fazla yazıp okuma şevkinize limon sıkmak istemem, defineye mâlik olan bu öykülerin hazine avcısı olun isterim. “Mutlu olunca doğa olurum, mutsuz olunca akıl” (s.126) diyen ve daha nicesini de diyen Sayın Mehmet Zaman Saçlıoğlu’na teşekkürlerimle selam eder, siz okurlara sevgimle ve şevkimle iletirim.

Alıntılar:

Kendimiz, en yakın dostumuzdur, sırdaşımızdır ama en çok yalanı da kendimize söyleriz. Yoksa neden kendi içimizde bize bir sırdaş bulunsun? Yalanlarımızı bilen, bizi kimi zaman affetmiş görünerek rahatlatan, kimi zaman vicdan dediğimiz bir başka “biz” i devreye sokarak uyaran, gerektiğinde cezalandıran sırdaşımızdır kendimiz. Onun cezalandırması başka bir şeye benzemez.” ( s. 8)

İnsanı topraktan ayırmayacaksın, bir de denizden. Balıkçılarla çiftçilerin elleri birbirine nasıl da benziyor. Birinin deniz yarıyor elini, ötekinin toprak. O yarıktan girince de durmuyor, insanın yüreğine kadar giriyor suyla toprak. Varınca da genişletiyor yüreği; ya denize benzetiyor, ya ovaya.” (s. 15)

Selin Beni Terk Etti | Fatih Debbağ

Selin Beni Terk Etti | Fatih Debbağ

Okunma Zamanı: 01 – 02 Ekim 2020

Türü: Çocuk Romanı

Yaş: 10 – 13 yaş / 5 – 6 – 7. Sınıflar

2018 Tudem Edebiyat Birincilik Ödülü

Yer: Gümüşsuyu ( Taksim ) / İstanbul

Çocuklar:
Deniz➡️ Mutfak işlerine ilgisi var
Selin➡️Sokak hayvanlarına duyarlı
Ceren➡️Bale yapıyor
Can➡️Çiçek koleksiyonu var. Kurutup, latince isimlerini etiketleyip saklıyor.
Zeynep➡️2,5 yaşında

Yetişkinler:
Anne➡️Türkçe Öğretmeni
Baba➡️Mimar
Dedeler, Büyükanneler, öğretmen arkadaşlar

■■■

Şimdi siz turuncu kafalı Selin cimcimesinin Deniz oğluşumuzu terk etmesinden yola çıkarak bu romanı Kerem ile Aslı masalı diye düşünmeyin efendim.

6.sınıftaki Deniz karalar bağladı hatta bu ayrılık olayını, tam da Deniz’in bakkaldan yumurta aldığı zamanda söyleyince Selin, ahh o yumurtalar yerle yeksan oldu!

Yaaa, oldu mu şimdi, Türkçe Öğretmeni annenin, öğretmen arkadaşları gelecek, anneye lâzım o yumurtalar Deniz, n’aptın sen çocuğum!

Her şey böyle başladı ama kurgu güzel, sıcak ve akıcı. Deniz’in öğretmen annesi ve mimar babası ayrılmaya karar vermişler ancak ara bir süreçteler. İletişimleri sürüyor ve görüşüyorlar. 2,5 yaşında bir kızkardeşi de var Deniz’in. İlişkiler oldukça dengeli.

Kurgu Selin’in Deniz’i terk etmesinden yola çıkarak Deniz’in davranışlarını sorgulaması, sonrasında halkayı genişleterek okuldaki arkadaşları ve anne ile babasına yaklaşımına doğru bir öğrenme – duygusal olgunlaşma süreciyle devam ediyor.

Mimar babası ile iletişimi ise şehrin binaları, yapıların tarihi, aile ilişkileri üzerinden yürüyor. Bir süre sonra Gezi Direnişi’nin içinde de buluyoruz kendimizi. Dolayısıyla doğa, hayvanlar, bitkiler de söz konusu.

Bütün bunları tek tek yazınca aklınıza çok didaktik bir kurgu gelmesin lütfen, zinhar öyle değil. Tam tersine çok tatlı bir roman. Fakat kimi yerlerde, anlatıcı Deniz’in içine yazarın kendisi kaçmış gibi hissedebilirsiniz, şaşırmayın. Çünkü 11 yaşındaki bir çocuğun yapacağı muhakemeyi aşan birkaç yer vardı. Beni rahatsız etmedi bu durum, kurguya bir zararı olduğunu da düşünmüyorum.

Ebeveynler de okusun arzu ederim; öğretmenler zaten okur diye düşünüyorum.

Bu arada kitabın yazarı Sevgili Fatih Debbağ’ı tebrik ediyorum.

Sevgimle ilettim. Sağlıkla, sevgiyle ve hep kitapla kalınız.

Alıntılar:

🌳📚”Okurken burun kıvırdığımız hikâyeler onun anlatımıyla başka bir şeye dönüşür, bizse onları tekrar okumak için yarışırdık. Biz hikâyeleri, masalları böyle sevmiştik. Sonra onları içinde saklayan kitapları sevdik.” s.52

🌳📚“Sanırım yaptığım hatalardan biri de bu. Birini yeterince tanımadan onunla ilgili bir görüş oluşturmak. Bu, aynı zamanda yanlış bir fikre kapılmama da neden oluyordu.

( s.79)

NE OKUDUM | EYLÜL – 2020

Ne Okudum / EYLÜL – 2020

Yetişkin Kitapları:

1 – THE GIFTS OF READING / Robert Macfarlane / Deneme

2 – YAKIN / Ege Soley / Deneme

3 – ÜÇ BUÇUK ÖYKÜ / Patrick Süskind / Öykü

4 – CATHAY / Ezra Pound / Şiir

5 – EDEBİYAT ESTETİĞİ / Afşar Timuçin / Deneme

6 – BİR EYLÜL GECESİ / Aynil Beylik Değişmez / Roman

Çocuk Kitapları:

1- GÖRÜNMEZ ULİ / Astrid Frank/ Roman ( 9 yaş ve üstü)

2 – BİZİM SOKAĞIN HİKÂYESİ / Hira Ayşe Özsoy / Roman ( 9 yaş ve üstü )

Sağlık, esenlik ve kitaplar hep sizinle olsun! Sevgimle ilettim…

Bizim Sokağın Hikâyesi | Hira Ayşe Özsoy

Bizim Sokağın Hikâyesi | Hira Ayşe Özsoy (d.1988)

Resimleyen: #ÜmranKargı

Okunma Zamanı: 29 – 30 Eylül 2020
Yaş: 9 yaş ve üstü

Yer: Adana
Çocuklar: PINAR > “Biraz bilmiş biri olduğu” söylenen 9 yaşındaki anlatıcı cimcimemiz😄
ÜMİT – EMRE – CEMİLE – İPEK – İBRAHİM

YETİŞKİNLER: YUSUF ÖĞRETMEN – anne ve babalar – komşu teyzeler amcalar – mahalle esnafı – SAHAF EYÜP – mahallenin kedisi BAL

Ayyy nasıl unuttum, bir de dilsiz kahramanımız var, dört tekerlekli şimdilik “sarı minübüs” diyelim sonra bir adı olacak ama adının ne olduğunu okuyanlar öğrenecek!

Adana’nın sıcağında, yaz tatilinde oyun oynayan ama yine de sıkılan tatlı bir grup çocuk var efendim. En bilmişleri bıcır bıcır konuşan Pınar’ın anlatımıyla okuyoruz hikâyeyi lâkin hep o konuşmuyor elbette. Diğer çocuklar, anneler, babalar vb. diyaloglarla da ilerliyor hikâye.

Eskiden bildiğimiz ama yeni nesilin çok azının bildiği sokakta oynayan çocuklar. O yaz sıcağında sıkıntılarını meraka dönüştüren şey Yusuf Öğretmenlerinin içi kitap dolu sarı bir minibüsle mahalleye gelmesi olur.

Vee kitapları tanıma, okumaya çabalama, nasıl seçeceğini öğrenme, okuyamama , üzülme, sorgulama, aile ve mahalle dayanışması, işbirliği, değer verme, iletişim vb. bütün bunları sıcacık bir kurguda okuyorsunuz, pardon okudum bir yetişkin olarak.

Tüm sosyal becerilerin yani sıra aslında ana mesaj, doğru kitabın nasıl seçilmesi gerektiği dolayısıyla okuduğun kitaptan keyif almak. Bu süreç kendi seyrinde çocukların birbirlerinden etkilenmesiyle güzel aktarılmış. Umarım çocuklar da severek okur.

Yazar Hira Ayşe Özsoy’un ve resimleyen Ümran Kargı’ nın kalemlerine sağlık. Sevgimle ilettim.

“Of anne of! Hevesimi yine kursağımda bıraktın! Nasıl deyimler ama. Kitap okuyunca böyle havalı havalı konuşabiliyorum.” diyor bilmiş anlatıcı Pınar bıcırı!

Edebiyat Estetiği | Afşar Timuçin

EDEBİYAT ESTETİĞİ |AFŞAR TİMUÇİN (d. 1939)

Okunma Zamanı: 14 – 28 Eylül 2020

Selâmlar Değerli Kitap Dostları,

Farklı zamanlarda Cumhuriyet Gazetesi’nde yayımlanan felsefe yazılarıyla farkettim Sayın Afşar Timuçin’i. Geç öğrenmiş olmak elbette benim eksiğim. Felsefe kitaplarına aşina oldum daha sonra. Fakat araştırmaya devam ettiğimde edebiyatın her alanında eserleri olduğunu gördüm. Edebiyat Estetiği kitabında yazdıklarının tam karşılığı demek yerinde olur sanırım.

Kendimle Konuşmalar” grubundaki kitaplarından biri olan Edebiyat Estetiği, hem edebiyatla profesyonel olarak uğraşanlar hem de biz okurlar için.

Sonuç bölümünü ayrı tutarsam altı ana bölümden oluşuyor kitap:

●Edebiyat bir sanat mıdır? Sanatsa nasıl bir sanattır?

●Edebiyat adamının toplumla ilişkisi

●Roman Estetiği

●Öykü Estetiği

●Şiir Estetiği

●Deneme Estetiği

Her bir bölüm dolu dolu, örneklerle ve gerekçelerle gayet anlaşılır idi. Keyifle okuduğum ve notlar aldığım bir okuma oldu.

Şunu da belirteyim ki Afşar Hoca’nın eleştirilerinden nasibini alan bir grup da mevcut, hiç acımamış dosdoğru demiş diyeceğini zira kendisi ahlâk ve dürüstlüğe epey vurgu yapıyor.

Genel anlatımdan sonra türlerin özelliklerine, nasıl olması gerektiğine, neyi kapsadıklarına ve bu türlerle uğraşan kişilerin ya da okurların hangi altyapıya sahip olmaları gerektiğine kadar uzanan bir felsefe – sanat – edebiyat- bilim yolculuğu yapıyorsunuz 144 sayfa boyunca.

Çizmediğim, fosforlamadığım satırlar azdır sanırım. O derece içine düştüm cidden.

Tek şikâyetim – haddim olmayarak – hocanın sürekli “edebiyat adamı” deyimini kullanmış olması. “Edebiyatta kadının da adı var hocam” diyesim geldi. Başkaca bir itirazım yok okur olarak, zaten itiraz edecek bilgi birikimim de yok.

Şiir estetiği bölümü ise benim için özel bir bölümdü zira yazdıklarımın şiir olmadığını ama bir şiir taslağı olduğunu öğrenmiş oldum.

Sevgili Okurlar, yukarıda da belirttiğim üzere doyurucu bir okuma idi benim açımdan çünkü bu tarz okumaları çok seviyorum. Afşar Timuçin okumalarım devam edecek; elbette tüm külliyatı değil. Daha önceden seçtiğim ve aldığım kitapları ile devam edeceğim. Sevgimle ve şevkimle ilettim. Sağlık, esenlik ve kitaplar hep sizinle olsun.

Alıntılar:

Kültür zenginliği dediğin nedir?

Kendini geliştirmek isteyen insan için çok değişik kültür kaynakları vardır. Bağnazlığa düşmeden kültür kaynaklarının peşine düşmek, hem çalışmalarımıza yardımcı olabilecek değişik bilgi alanlarına yönelmek hem de bütün bir dünyaya açılıp değişik kültürlerden bal toplamak önemlidir. Uygarlıklar birbirlerini yaratırlar ve uygarlıkların ruhu diyebileceğimiz kültürler birbirlerine karışarak güçlenirler. Safkan kültür ya da katışıksız kültür düşleri görenler ortalıkta boşa dolanıyorlar. Aklını birazcık kullanan insan dünyada saf değer yani başka değerlerle karışmamış değer diye bir şeyin olmadığını bilir. (…) İnsan yaşamında etkileşim bir zorunluluktur. Kozmopolitlik bir zenginliktir. Ulusların kökenine indiğimizde bu çokdeğerliliği apaçık görürüz. (…) Kültür zenginliği ya da kültür genişliği yalnız edebiyatta değil bütün sanatlarda ve aklı başında insan için yaşamın her alanında önemlidir.” s.34

“…edebiyatın dili bir tür ortak dildir ve herkesin anlaması için oluşturulur. (…) Bilimde dilin tadı diye bir şey yoktur, edebiyatın diliyse her zaman bir haz konusudur. Bu yüzden bilim dünyasını oluşturanlar edebiyat dünyasını oluşturanlara göre bir bakıma daha çabuk anlaşırlar. Bir şiiri çevirmek bir matematik metnini çevirmekten zordur.“( s.41 )

Yaşamı dönüştürmede güçlü fikirler yalnızca felsefeden gelmez, sanattan da gelir, özellikle edebiyat sanatından da gelir. Bu yönde edebiyat sanatı öbür sanatlardan sırf söze dayandığı yani dolaysız gibi olduğu için daha etkilidir. Bu yüzden yönetici kesim yontucudan çok edebiyatçıdan çekinir. (…) Gene de edebiyatı siyasete alet etmemek, onu bir siyaset yapma aracı olarak kullanmamak gerekir. Edebiyatın kendisi bir bakıma zorunlu siyasettir: kendinde toplumu dönüştürücü güçler taşır. Edebiyatın kendinde taşıdığı dönüştürücü güç düşünsel yetkinlikle ilgilidir: edebiyat sanatı yaşamımızı daha çok düşünsel ağırlığıyla etkiliyor. Özgürlük sorunu gibi yaşamsal sorunlar felsefede ve edebiyatta anlatımını buluyor.” s.48

Görünmez Uli | Astrid Frank

Görünmez Uli / Uli Unsichtbar / Astrid Frank ( d.1966)
Çeviri: #SemraPelek
Resimleyen: #ReginaKehn

Geçen ay yazarın “Enno ya da Asfalttaki Karahindiba” kitabını okumuştum. Bu kez karşımızda sayılara düşkün Ulrich var. Yürürken adımlarını sayıyor, odalar arasındaki mesafeyi sayıyor, neresi nereye göre sağ ya da sol vb. çıkarımlar içinde Uli.

Yaşadıkları yerden başka bir bölgeye taşınır aile. Ve uyum sağlayıp sağlayamayacağının endişesini yaşıyor Uli.

Taşındıkları binada ikiz kardeşlerle tanışıyor Uli ve çok seviniyor yalnız kalmayacağı için; yine sayarak “iki arkadaş bir de Uli eder üç.” diyerek hesap yapıyor hemen. Üstelik aynı okula gideceklerdir ve sınıfları da aynıdır. Yabancılık hissetmeyeceği için mutludur.

Lâkin bu çocuk romanının ana konularından ikisi ve mesajı okullarda ya da çevrede yaşanan “akran zorbalığı” ve “yok sayılmak”.

Fakat okul zamanı gelince sınıf arakdaşları konuşurken “kekeledi diye ” Uli ile alay edince ona destek olmuyor taşındıkları binada yaşayan ikiz kardeşler Niki ile Petra.

Bu yüzden Uli hayal kırıklığı ile içine kapanıyor ve diyor ki “Üç eksi iki eşittir birbaşına.” (s.53)

Bu yalnızlık, sınıfa yeni bir Uli gelene kadar sürüyor. Değişik bir Uli’dir bu, bakalım nasıl etkileyecektir hem Uli’yi hem sınıftaki diğer çocukları.

9 yaş ve üstü çocuklar için yazılmış bu kitabın sonu çok çabuk bitirilmiş gibi geldi bana. Ancak yine de sevimli bir kurgusu var.

Alıştıkları düzenin bozulmasından ve yeni bir düzene uyum sağlama endişesi yetişkinlerde de var elbette ama çocuklarda bu endişe daha fazla yaşanıyor.

Yazarın “Enno” kitabını önceleyerek bu kitabını da sevdim ve sevgimle iletiyorum.

Okunma Zamanı: 22 Eylül 2020

Alıntı:

“…komik cevaplar, ne yazık ki yerde birinin gelip onları bulmasını bekleyen bozuk paralar gibi, insanın karşısına çok sık çıkmıyordu.” ( s.43)

Uli bugün okula gitmek için 1466 adım atmıştı. Halbuki okul, cuma günü olduğu yerdeydi. Cuma günü evden okula gitmek için 1412 adım atmıştı. Demek ki Uli’nin adımlarında bir sorun vardı. ” ( s.62)

YAKIN | Ege Soley

YAKIN / EGE SOLEY ( d.1983 )

Okunma Zamanı: 07 – 18 Eylül 2020

Selâmlar Sevgili Kitap Dostları,

YAKIN, SAKİN‘den sonra Ege Soley’in ikinci kitabı. Bu kitabının iç düzenine farklı kültürlerden kelimeler ve onların ne anlama geldiğine dair bilgiler de eklemiş. Sevdim bu detayı ve elbette o şirin çizimleri de sevdim.

Diyorum ki kimi zamanlar vardır – her zaman sevmem – bildiğiniz bazı hassasiyetleri, sıkışmışlıkları, zihninizde taşıdığınız ağırlığın ne olduğunu ya da olmadığını başka bir ağızdan işitmek, bir kitaptan okumak veya başka bir açıdan bakmak için birinin kafanızı oraya çevirmesi gerekir. YAKIN da SAKİN gibi böyle bir kitap.

Sakin’de yavaşlamak, hazır yavaşlamışken bir de kendinize YAKIN‘dan bakmanın yolunu yine sakin ve samimi üslubuyla çok güzel anlatmış sevgili Ege SOLEY.

Zamana yayarak okudum. Elime aldım, bitireyim telaşı olmadan tatlı tatlı aktı. Ve aklıma ne düştü biliyor musunuz? Nereden bileceksiniz, benimki de lâf ola beri gele işte.

Neyse; bir Türk Sanat Müziği şarkısının güftesine ait iki mısra aklıma düştü Yakın’ı okurken. Araştırdım, Bûselik makamında bir şarkı imiş ve güftesi Şemsi Belli’ye ait. Aklıma düşen mısralar şöyle:

Bana benden yakın, benden yabancı
İçimde dolaşan, gezen biri var

İşte YAKIN kitabında, farklı açılardan bakarak ve farklı yollardan giderek, anılarla, yaşanmışlıklarla destekleyerek Sevgili Ege Soley tam da o iki mısradaki kişiye yaklaşıp bakmamızı söylüyor akıcı bir dille.

Severek ve ilgiyle okudum; sevgimle ilettim. Keyfiyet sevgili kitap dostlarına aittir.

Alıntılar:

“Her insanın başlı başına bir hikâye olduğu söylenir hep. Bazısı sadece kitaplarda kalır, bazısı parlak film sahnelerine konu olur, kimi çok bilinir, kimi sadece yakın çevresine anlatılır. Uzun lafın kısası, her insan kendi hikâyesinin hem kurbanı, hem kahramanıdır. Ve izlediğimiz tüm filmlerde, okuduğumuz ve duyduğumuz bütün hikâyelerde bu böyledir; sahneler de kurbanlar da kahramanlar da hızla değişebilir.” (s.100 )

Belki ne dün ne bugün vardır, bunların hepsi bir insan uydurmasıdır.
Ve belki de söyledikleri gibi, uzak diye, gidilmez diye bir şey yoktur. Zaten her yer burasıdır, buradadır. Her an şimdidir, bugündür, bizimdir. (…) Zamanların ve mekânların uzağı ve yakını, eskisi ve yarını, oluru ve olmazı yoktur belki.
Özlediğimiz ne kadar an, yer ve insan varsa hepsi içimizde, aklımızda, cebimizin diplerinde bir yerlerdedir.” ( s.119 )

The Gifts of Reading | Robert Macfarlane

The Gifts of Reading | Robert Macfarlane ( d.1976 )

Okunma Zamanı: 11 – 12 Eylül 2020

This story, like so many stories, begins with a gift. The gift, like so many gifts, was a book…

➡️”Bu hikâye, pek çok hikaye gibi, bir hediye ile başladı. Hediye, pek çok hediye gibi, bir kitaptı.” cümlesi ile selâmlıyor okuru Mr. Macfarlane.

Sevgili Kitap Dostları; okumanın pek çok faydası olduğunu hepimiz biliriz lâkin kimi okumalar okurunu çok etkileyip, ilham kaynağı olup harekete geçirebiliyor. İşte bu tarz kitaplara, kitabın yazarı Robert Macfarlane “transformative” yani okuru “dönüştüren” kitaplar diyor ve her kitap okura bu dönüşüm hediyesini vermez diye de ekliyor.

Kendisine bu güzel denemeyi yazdıran ise bir arkadaşının hediye ettiği bir kitap.

Macfarlane için doğa yazarı ve edebiyat eleştirmeni sıfatını kullanmışlar. Ödüllü bir yazar. Pek çok kitabı var. Benzer kitaplar Türkçeye çevrilmişken bu yazarın bir tek kitabının bile çevrilmemiş olmasına şaşırdım.

Neyse, bu denemeyi, kendisini çok etkileyen O kitabı hediye eden arkadaşı Don’a ithaf etmiş. Kendisi de gerek doğumgünlerinde gerek noellerde kitap hediye etmeyi sevdiğini belirtmiş. Hatta kendisini çok etkileyen ve sürekli hediye ettiği beş kitabın ismini vermiş:

1- Blood Meridian / Cormac McCarthy
2- Lolita/ Vladimir Nabokov
3- A Time of Gifts / Patrick Leigh Fermor
4- The Peregrine / J.A. Baker
5- The Living Mountain / Nan Shepherd

Etkileyici ve içten yazılmış bu denemeyi severek okudum. Keşke bir kitabı çevrilse ve o kitaba ek olarak bu güzel deneme de konsa diyorum ve diliyorum.

Sevgili Kitap Dostları, kitabın kendisi bir hediye olsa da kimi zaman, bizdeki yansıması da ayrı bir hediye oluyor. Ve hatta zor zamanlarda yaşama tutunma ve direnme sebebimiz de olabiliyor.

Düşündürücü – sonu beni ağlatsa da- lezzetli ve anlamlı bir denemeydi. Sevgimle ilettim.