Annem Beni Görsün | Filiz Aygündüz

Annem Beni Görsün | Filiz Aygündüz ( d.1971 )

Okunma Zamanı: 14 – 19 Ekim 2021

Roman / Doğan Kitap / 1. baskı – Ağustos 2021

184 sf.

Selâmlar,

Yıllar önce Kaç Zil Kaldı Örtmenim? romanıyla tanıştım Filiz Aygündüz’ün kalemiyle. Çok sevdim, etkilendim ve takip ettiğim yazarlar arasına girdi. Milliyet Gazetesi’ndeki yazılarını da okur oldum. Sonra, Prens Prensesi Sevmedi romanı geldi. O da okundu tabii. Sonrasında yazılarını okumaya devam etsem de aklımda hep yeni bir roman beklentisi var oldu. Psikiyatr Alper Hasanoğlu ile birlikte hazırladıkları Gel Hayattan Konuşalım isimli söyleşi kitabı çıkınca, “galiba artık roman yazmayacak” diye düşünüp umudu kesmiştim ki bu romanın duyurusunu gördüm. Çok mutlu oldum tabii! Aldığım kitapları, normalde hemen okumam, bekletirim. Dört gözle beklediğim bir romanı bekletemezdim, bekletmedim de!

Annem Beni Görsün, yazarın diğer kitaplarından âşina olduğum sese sahip. Bu, şu demek; psikolojik bir altyapı var. 184 sayfanın her bir satırı kendini okutan satırlar olup, epeyce şey sığdırılmış akıcı, sıkmayan, merak uyandıran bir kurgu.

Yan karakterlerle capcanlı akan bir hikâye kaleme almış Filiz Aygündüz. Bence çok güzel bir film olur bu kitap! Kurgudaki yazar karakteri Zeynep, kitabını film yapmak isteyenlere, kitabın anlatmak istediklerini anlamadıkları için, izin vermedi filme çekilmesine ama belki Filiz Hanım’ı ikna edecek biri çıkar, Annem Beni Görsün film olur.

Sevgili Okurlar; Epiktetos’un çok sevdiğim bir sözü var:

Bir insanın anavatanı, çocukluğudur.

Bu sözü alın Zeynep ve Alp karakterine uygulayın. Her ikisi de annelerinin, onları “görmesini” istemiş çocuklar. Anneler farklı sebepler ile bunu başaramayınca, Zeynep ve Alp büyüyünceye değin ve büyüdüklerinde de farklı yollar seçmişler bu duyguyu tatmin için. Birininki olumlu diğerininki olumsuz. Biri diğerini anladığında “sen beni görüyorsun” diyorlar. Dolayısıyla bu kurgu “görmek” ve “görülmek” üstüne. Burada keseceğim. Sonrasını öğrenmek siz okurlara kalsın…

Filiz Aygündüz okuduğu kimi eserleri ve izlediği kimi filmleri de kurgunun akışında bizimle paylaşıyor karakteri Zeynep’in dilinden. Yani okuma yolunuzda Gülten Akın’a, Tezer Özlü’ye, Marquez’e, Erich Fromm’a, Simone de Beauvoir’a, Prens Charles ve Lady Diana’ya denk gelebilirsiniz.

Dahası var efendim! Kapakta gördüğünüz üzere, Zeynep’in annesinin tarifiyle yaptığı portakal reçelinin tarifi dâhil olmak üzere başkaca tarifler de aklınızı çelebilir. Yok, şaka yapmıyorum! Bütün bunlar kurguda…

Zamansız yaşanan ölümlerin gölgesinde, “ölüm korkusu” nasıl yenilir? Hayatı dolu dolu yaşayarak. Hayat ve Ölüm temaları içiçe. Zor konular diye sıkılacağınızı düşünmenizi istemem. Zira gayet akıcı bir anlatımı var. Yazarı sevdiğim için tarafsız olamamış olabilirim. Ancak oldukça doyurucu bir roman okuduğumun hakkını da teslim etmek isterim. Filiz Aygündüz’ün kendi hayatından parçalar var mıdır kurguda? Neden olmasın. Bunun cevabı sayılır mı bilemem ancak, romanın aşağıya alıntıladığım başlangıcını çok ama çok sevdim! Buyurun:

İnsan görülmek ister. Fark edilmek, sonrasında onaylanmak. Ben bunu yazı yoluyla gerçekleştirdim hayatımda. Kalem, üzerimdeki örtüleri kaldırdı, beni ortaya çıkardı. Kimi zaman batıp acıtarak, kimi zaman su yeşili bir mürekkeple sırtımı sıvazlayarak. Birbirinden farklı çok sayıda karakterle hemhal oldum, onları edebiyata katarken görünürlüğüm daha da arttı. Kahramanlarının hayatlarına yazarlar sızar. Bunun için ilk yazar görür kendini. İlk ben gördüm kendimi. Yazının sırlı aynasında. Okundukça, yazdıklarım okuyanlar tarafından sevildikçe daha da şeffaflaştım. Kalemin şahitliğinde.” ( s.11 )

Sevgimle ve şevkimle ilettim. Sağlık, esenlik ve kitaplar hep sizinle olsun!

“Annenin doyuramadığını kimse doyuramaz.” ( s.165 )

Köprülere Şiirler | Ataol Behramoğlu

Köprülere Şiirler | Ataol Behramoğlu ( d.1942 )

Okunma Zamanı: 13 Ekim 2021

Şiir / Tekin Yayınevi / 1. baskı – Temmuz 2021
61 sf. / Çizimler: Sali Turan

Köprü beni her zaman etkilemiştir. İnsan eliyle yapılarak iki doğa parçasını birleştirmesi ve böylece kendisinin de o doğanın bir parçası durumuna gelişi. İnsan eliyle yapılmış başka hiçbir şey için bunu düşünmedim. (…) Köprü, özellikle de kırsal alandaki bir köprü ise, doğanın doğal bir parçası gibidir… Köprülerde, yine sözünü ettiğim köprülerde beni etkileyen bir başka özellik, bilgece, sabırlı suskunluklarıdır. Yıllar, on yıllar yüzyıllar süresince nice yükler taşımış; nice kuşaklar, nice devirler gelip geçmiş, nice yıkımlara, nice zaferlere, nice acılara, nice şölenlere tanık olmuş, fakat sabırlı, bilgece suskunluklarını hep koruyagelmişlerdir.” (s. 9 – 10 ) diyor değerli şairimiz Ataol Behramoğlu, Köprülere Şiirler kitabının Önsöz’ünde.

Elbette başka şeyler de söyleyip örnekler de vermiş. Hem dünyadan hem ülkemizden 22 köprü şiiri var kitapta. Yukarıya alıntıladığım cümleler içinde sevdiğim iki tanım var köprüler için; “doğanın doğal bir parçası” olmaları ve “bilgece, sabırlı suskunlukları” !

Behramoğlu, bu köprülerin bazılarını görmüş bazılarını henüz görmemiş ama görme niyetinde.

Eşimle seyahatlerimiz sırasında gördüğümüz ve üzerinde yürüdüğümüz kimi köprülerde hissettiğimiz duygular, inanın şairimizin Önsöz’de yazdıklarına yakın ve / veya benzer duygulardır. İnsan ömrünü aşan ömürleri ve hikâyeleriyle duygularınızı ve düşüncelerinizi çok başka yerlere götürüp ders veriyorlar sanki.

İşte bu yüzden sevgili okurlar; öncelikle, şiir okumayı sevenlere önerebileceğim bir kitap Köprülere Şiirler

Mostar Köprüsü’nden Belkıs Köprüsü’ne; Dicle Köprüsü’nden Drama Köprüsü’ne; Malabadi Köprüsü’nden Thames Üstündeki Asma Köprü’ye… Yolunuz açık olsun efendim!

Çizimleriyle şiirlere can veren Sali Turan’ın emeğine de teşekkür etmek isterim.

Alıntılar:

Zaten altından akan bir su yoksa
Köprü dediğin neye yarar.” ( s.19 )

Ülkem beni ağlatacak kadar güzel
Bu doğa ve tarih kardeşliği
Yeter ki bozmasın sevgisiz bir el
Bu eşsiz güzelliği.” ( s.21 )

Cellatlar apansız çıkageldiler,
Cehennem kusan silahlarıyla;
Çocuk ölüleri gibi gömüldüler
Taşları Mostar’ın Neretva’ya.
(…)
Değişmez bir ceza hükmüdür bu şiir
Mostar Köprüsü’nün katillerine.” ( s.43 )

Doğa, renkleri konuşturan / Bir ressam olmuş Karadeniz’de / Tuvale yeni bir renk gibi / Ekleniyor köprüler de.” ( s.59 )

Günaydın Deme Sanatı | Akgün Akova

Günaydın Deme Sanatı | Akgün Akova ( d.1962 )

Okunma Zamanı: 09 – 12 Ekim 2021

Fotoğraf + Deneme / Karakarga Yayınları / Haziran – 2021 / 225 sf.

Selâmlar!

Her gülümseme kabulümdür, yeter ki yürekten gelsin.” ( s.225 ) demiş Akgün Akova. Bir şairin çektiği fotoğraflar da, o fotoğraflara yazdığı yazılar da – konuşturduğu fotoğraflar mı deseydim acaba – şiir gibi olunca tadından yenemeyen, içinizi ısıtan, mutlandırıp umutlandıran bir güzel kitap olmuş Günaydın Deme Sanatı.

Kendisini, fotoğraflarını ve “Günaydın” paylaşımlarını sosyal medyada farkettim. Biraz araştırınca daha önce yayımlanan kitaplarını edindim fakat okumadım. Kısmet, son – yeni – çıkan kitabı, Günaydın Deme Sanatı‘nı ilk önce okumakmış. Eğrisi doğrusuna denk gelmiş oldu.

Çoğunu kendisinin çektiği yüze yakın fotoğraf ve illüstrasyon var kitapta. Konuşan bir martıya, çınar ağacına denk gelirseniz şaşırmayın sakın; şairin / yazarın tabiatı böyle! Dilsize dil, görmeyene göz, kulağa bir hoş seda, akıla bilgi, içimize merhamet, yüreğimize umut olmuş. Konuşuk etmiş velhasıl!

Yazıyı tadında bırakayım! Yoksa yazdıkça yazasım geliyor. İçinize bir ferahlık kanat çırpsın isterseniz, hiç beklemeyin kapağını kaldırıverin Günaydın Deme Sanatı‘nın… Çünkü içinde kimlere denk gelecek, nerelere gideceksiniz bir bilseniz! Haydi rast gelsin!

Sevgimle ve şevkimle ilettim. Sağlık, esenlik ve kitaplar hep sizinle olsun! 🌄

Alıntılar:

🍁”Edebiyat her zaman yaptığını yapacak; karanlığın içinde insanlık adına yeni sözcük yolları açmaya çalışacak. Harfleri yan yana…” ( s.135 )

🍁”Aynı fotoğrafa bakan herkes farklı bir şey görebilir. Güzelliğimiz bundandır. Hepimizin başkadır gönül gözü.” ( s.154 )

“Sonbahardı, akan yapraklar durmuştu. Sarı renk kendine yeni bir biçim vermeye çalışmıştı. Kırmızı onu kiremitlemişti. Mavinin dudağı uçuklamış, kahverengi dört yana dal çıkmıştı.” ( s.121.)

Sevmek, Sevinmek, İyi Şeyler Üstüne | Yaşar Kemal

Sevmek, Sevinmek, İyi Şeyler Üstüne | Yaşar Kemal ( 1926 – 2015 )

Okunma Zamanı: 03 – 08 Ekim 2021

Seçme Yazılar / YKY – Doğan Kardeş/

6. baskı / 2018 /113 sf.

Selâmlar,

“Yaşar Kemal okumalarım” kapsamında okuduğum Sevmek, Sevinmek, İyi Şeyler Üstüne adlı bu kitap yazarın Baldaki Tuz, Zulmün Artsın, Ağacın Çürüğü ve Ustadır Arı adlı kitaplarından seçilen 18 yazı ve konuşma metninden oluşuyor.

Yukarıda bahsi geçen kitapları da ayrıca okuyacağım elbette. Kitabı yayına hazırlayan Filiz Özdem, öyle güzel seçimler yapmış ki her bir metnin ve konuşma metninin – âmiyane tabirle – içine düştüm resmen.

Üstadın dillendirdiği ve yazıya döktüğü pek çok konudan bazıları şunlar: Sanat, roman, tembellik, İkinci Dünya Savaşı, Masallar ve Destanlar, Folklor, Nazım Hikmet, Doğa vb.

Eleştirirken bile sevgisini esirgemeyen bir bilge Yaşar Kemal. Nasıl içiniz coşmasın sevgili okurlar. İnanın yazdığı kimi metinlerin tarihini görmeseniz, bugünü yazmış dersiniz. Uzak görüşlülük mü? İnsanı ve insan tabiatını iyi tanıması mı? Ne derseniz deyin, şu bir gerçek ki; bazı konularda, bunca yıl sonra bile, hiç mi ilerleme olmaz diye yüreğim daraldı, üzüldüm.

Bilge yazarımız, insandan umudunu kesmediğine göre bana susmak düşer efendim. Ancak yine de,

Düşünmeyenlerdir ki, düşünceye düşmandırlar, bütün felaket de burada başlıyor.” ( s.11 )

cümlesini kulağımıza küpe niyetine paylaşmak isterim.

Kitabı yayına hazırlayan Filiz Özdem: “Sevmek, Sevinmek, İyi Şeyler Üstüne… Bu başlık, henüz Yaşar Kemal edebiyatıyla tanışmayanlar için, onun dünyaya yaklaşımını özetliyor.” diyor Sunuş yazısında.

Bu yazıların, yazarın, “edebiyat, kültür ve özgürlük üzerine temel düşüncelerini gençlere tanıtmak için” seçildiğini belirtse de yetişkinler de okuyabilir tabii ki! Zira ben, yine YKY – Doğan Kardeş grubundan çıkan ilk gençlik yaşlarına ait kitapları da okudum sevgili okurlar.

Okuduğum kitap 6. baskı. Çok beğendiğim bu kitabı, yakın çevremdekilere hediye etmek için birkaç tane aldığımda gördüm ki 10. baskıyı yapmış. Ne güzel!

Severek, ilgiyle, öğrenerek ve hayran kalarak okuduğum bu kitabı sevgimle ve şevkimle dikkatinize ve ilginize sunuyorum.

Sağlık, esenlik ve kitaplar hep sizinle olsun!

Not: Yaşar Kemal’in çok iyi bilinen eserlerini okumayı daha sonraya bırakarak, öncelikle diğer eserlerini okuyorum.

Alıntı:

“Bir kişi bir romanı yaratırken, önce dili yaratmak zorundadır. Kendine has dili olmayan bir roman, güçlü bir roman olamaz. Bu dil halkın dili de olamaz, destan, masal, şiir dili de olamaz. Sözlü anlatımın geleneği, olanakları başka, yazılı anlatımınki bambaşkadır. Yazarken bunun farkına vardım. Uzun romanları yazarken de başka bir şeyin farkına vardım, dilin yapısı da romanın biçimini, içeriğini etkiliyordu. (…) Ben de kendimi yazar sayıyorsam, insan gerçeğine bilinçli olarak miti, düşü getirdiğimdendir. İnsan nereden gelip nereye gittiğini buluncaya, doyumsuzluğunu alt edinceye kadar mite ve düşe sığınma sürecektir. Ondan sonra gene sürecektir. Çünkü insan yaşama sevincine, dünyanın güzelliğine doyamıyor.” ( 2009 yılında Boğaziçi Üniversitesi’nde yaptığı konuşmadan)

Ben de romanlar yazdım, romanlarımın yaşam gibi doğru söylemesini, yaşamla birlik olmasını istedim. Çünkü insanlık, çünkü yaşam, umutsuzluktan umut üreterek buraya kadar gelmişti.” ( s.97 )

“Yurdumuzu vermek, insanını vermek, göstermek, kültürünü, gerçek kültürünü dünyaya tanıtmak insan olarak hakkımız, ödevimiz. Bu toprakların özelliği var.” ( s.51)

Gökteki Kuşlar | Karl Ove Knausgaard

Gökteki Kuşlar | Fuglene under himmelen | Karl Ove Knausgaard (KOK) ( d.1968)

Çeviri: Buket Tellioğlu

Okunma Zamanı: 30 Eylül 2021

Novella / Monokl Yayınları / 1.baskı – Eylül 2021

95 sf.

Selâmlar,

Norveç’li yazar Karl Ove Knausgaard nam-ı diğer KOK, küresel boyutta Kavgam serisi ile tanınmıştır. Ancak benim KOK eserleriyle tanışmam Mevsimler adlı seri ile oldu. İlgiyle ve severek okudum, takip etmeye karar verdim. Gerçi henüz Kavgam serisine başlamadım.

Hal böyleyken Monokl Yayınları Eylül ayında bir novellasını yayımladı. Huyumdur; takip ettiğim yazarın kitabı çıkınca alırım ama sonra okurum.
Bu aralar kafam karışık, bekleyen kitaplarımın içinde, biraz rahat okunan bir kitap bakayım derken elim Gökteki Kuşlar‘a gitti.

İyi güzel de kitaba başlar başlamaz gördüm ki kafa karışıklığımın göbeğine düşmüşüm. Okumayı bırakmadım elbette. “Demek ki benim bu kitabı okumam gerekiyor” diye düşündüm.

Kitapta üç nesil anne – kız var. Büyükanne – kızı – torunu… Üçünün de ruhsal ve fiziksel gerçekliği başka.

Peki neden “kuşlar”? Onu hem metafor hem de gerçeklik olarak düşünün lütfen. Hani diyoruz ya “insan doğanın bir parçasıdır ve ona uyumlu yaşarsa huzur bulur”. Ona benzer bir durum var.

Tanrı’nın Krallığı, kırdaki zambakla gökteki kuşun her zaman içinde yaşadığı anda gizliydi.” ( s.94) cümlesi belki ilginizi çeker ve merakınızı tetikler diye düşünüyorum.

Verdiği mesaj sayfa sayısını aşan Gökteki Kuşlar‘da karşınıza bir de varoluşçu bir filozof çıkacak ki öncülük ettiği kavramlar şu şekilde belirtilmiş: Saçma, bunaltı, korku ve kaygı. Dolayısıyla sevgili okurlar, göbeğine düştüm dediğim kafa karışıklığımın cevabı da bu esnada ışıldamaya başladı.

Karl Ove Knausgaard ilginç bir yazar. Tarz olarak, sıradanın içindeki derinliği, uzağın içindeki yakını çok güzel aktarıyor. Bu derece sevilmesinin sebebi de bu olsa gerek. Bir şekilde yüreğimize veya hayatımıza dokunmayı beceriyor.

Bu yazdıklarımdan karamsar bir algı çıkarmamanızı özellikle rica ediyorum. Aslında siz üç nesilli bir aile durumu okuyacaksınız. Ancak kimi cümleleri okuduğunuzda araştırma güdünüz depreşebilir, işte o zaman kendinizi akışa bırakınız lütfen. Zira doksan beş sayfalık kitabın dokusunda felsefe de var psikoloji de.


O detaylara girersem sabrınızı zorlamak bir yana haddimi de aşmak istemem doğrusu. İyisi mi siz alınız ve okuyunuz.

Akıcı Türkçe için kitabın çevirmeni Buket Tellioğlu’na ve kitabı bizimle buluşturan Monokl Yayınları’na teşekkür ediyorum.
Kapaktaki ve kitabın içindeki fotoğraflar Stephen Gill’e aitmiş.

Sevgimle ve şevkimle ilettim. Sağlık, esenlik ve kitaplar hep sizinle olsun!

Alıntı:

🕊”… duygularla kelimeler ayrı yollardan ilerliyor, hiçbir zaman kesişmiyorlardı ve hiçbir zaman da kesişmeyeceklerdi.” ( s.73 )

…iyiliğin özünde yatan gerçek anlam neydi? İyi olmakla güçsüz olmak arasındaki çizgi nereden geçiyordu? Sahi aralarındaki fark neydi?” ( s.85)

Ne Okudum / Eylül – 2021

🍁🍂Ne Okudum / Eylül – 2021 📚🍂🍁

🍁1 – Krallar ve Kurallar / Rıfat Ilgaz / Deneme / Çınar Yayınları

🍁2 – Hanife Hanım’ın İstanbul Maceraları / Mahmut Yesari / Anlatı / Can Yayınları – Miras

🍁3 – Unutuştan Sonsuza – Toplu Şiirler / Alova / Şiir / İş Bankası Kültür Yayınları

🍁 4 – Dünyayı Yeniden Büyülemek – Avrupa Romantizminden Portreler / Hasan Aksakal / İnceleme / Beyoğlu Kitabevi / [ Ağustos ayında başlamıştım]

Farklı türlere ait bu dört kitabı, ilgi alanınız içindeyse, içtenlikle öneririm.
İncelikli bir dönem bilgisi ve değerlendirmesi bakımından Dünyayı Yeniden Büyülemek oldukça doyurucu bir okuma idi🌞

Sevgili Okurlar,

Bu ay kaybettiğimiz değerlerimizden Prof. Doğan Kuban Herkese Bilim Teknoloji dergisinde yayınlanan Okumak ve Düşünmek* adlı yazısında şöyle demiş:

Yaşamınız aldığınız her kitabı okumaya yetmez. Fakat tecrübeniz arttıkça bir kitabın içeriğini kavramak kolaylaşır. Kitap sizin bahçenizin çiçeği olduğu zaman ondan koparılacak çiçeklerle yapacağınız buketlerin sayısı artar. Ve çiçek bahçeniz yaşamınızın en önemli bileşeni olabilir.” 💖

Ben, bir garip okur olarak, kitaplarımdan bu ay yaptığım buketi sevgimle iletiyor; sağlık, esenlik ve kitaplar hep sizinle olsun diliyorum efendim.

Not: Bu ay kaybettiğimiz değerlerimizden Prof. Doğan Kuban’ın Okumak ve Düşünmek adlı harika yazısının tamamını okumanızı içtenlikle öneririm. Aşağıda bağlantısını bulacaksınız.

*https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/okumak-ve-dusunmek

Unutuştan Sonsuza – Toplu Şiirler | Alova

Unutuştan Sonsuza | Alova ( d.1952 )


Okunma Zamanı: 19 – 26 Eylül 2021


Şiir / Genişletilmiş 2.baskı – Kasım 2014


İş Bankası Kültür Yayınları / 302 sf.


Selâmlar,


2021 PEN Şiir Ödülü almış olan [ Erdal ] Alova’nın şiirlerini okumadan önce, Mayıs (2021) ayında Yaşam Kesikleri adlı deneme kitabını okudum. Hangi konuları dert edindiğine âşina olursam, şiirlerini bir nebze olsun daha iyi anlamlandırabilirim diye düşünmüştüm. İyi ki öyle yapmışım. Unutuştan Sonsuza adını verdiği Toplu Şiirler ( 2013 – 1973 ), imgeler, metaforlar eşliğinde, yerli ve yabancı bir şairler geçidi olduğu gibi kültürler geçidi aynı zamanda.

Selâm verdiği şâirlerin adlarını tek tek yazmayayım ancak hem çevirdiği şâirleri hem de ülkemizin temel taşı olan şâirleri düşünmeniz bile aklınıza epey bir isim getirecektir eminim.


Şiilerin kimilerini kavramakta zorlandığımı itiraf etmeliyim. Ancak bir şiirsever olduğum için, illâki anlamalıyım diye de kendime eziyet etmedim Kıymetli Okurlar. Ya ne yaptım? Söyleyişin güzelliğine bıraktım kendimi! Bence siz de öyle yapın!

Her anlamda dopdolu bu şiir kitabını bir eleştirmen, teknik olarak değerlendirse kim bilir neler söyler. Okur gözünden benim söyleyeceğim şu dur; şiir okumayı sevenler kütüphanesine katsın diyorum. Kimi zaman oyuncu, kimi zaman dosdoğru; kimi Shakespeare’den bazen Puşkin’den Nâzım’dan, Lorca’dan; kendi mısrası ile söylersek: “Şiir her yerde ve her zamandır” ( s.282)


Gelin, en iyisi, şiir anlayışını, Erdal Alova kendisi ifade etsin, ben kafanızı karıştırmayayım.


Şöyle diyor Yaşam Kesikleri adlı deneme kitabında:


Benim şiir çalışmam bir bütündür; global pisliğe, yozlaşmaya, doğa düşmanlığına, her türlü teslimiyetçiliğe karşı bir tür tinsel-panzehir olan şiiri yaygınlaştırma çabasıdır.” ( s.223)


Öncelikte deneme kitabı olmak üzere, şiir okumayı da seviyorsanız, sonrasında Unutuştan Sonsuza Toplu Şiirler kitabını sevgimle ve şevkimle iletiyorum. Sağlık, esenlik ve kitaplar hep sizinle olsun!


Alıntı:

Birinci Tekil Şarkı ( 2001 ) adlı şiirinden bölüm:

Ben bir yaban atıyım
Başıboş rüzgârlardan doğma
Ömrüm benim, şu rodeoda.
Sarhoş bir denizanasıyım
Geçiyorum
Budanmış budunlar arasından.
Ömrüm benim
Uyur gibi yapan çocuğun
Bütün duydukları.
Bir elim orgda
Bir elimde orak
Geçiyorum dünyadan
Turnede bir oyuncuyum
Uyandığı şehri tanımayan
Yaşım yok
Adım hiç Erdal olmadı benim
Kötü tarif edilmiş
Bir adres gibi
Dolaşıyorum gövdemi
Geçiyorum yıllardan
Unutmaktan yorgun
Beynim bir sonbahar sarayı
Kızgın kelimelerden bir kovan
Yunuslar gibi sıçrıyor
Aklımda dizeler
Geçiyorum günlerden
Yarı kör bir kaptanım
Karada yerim yok
Deniz istemiyor beni
Ölümse çoktan çevirmiş
Gönderdiğim haberciyi
Geçiyorum
İçimde kıpkırık tanrılar
Bir dağ puluyum
Akdeniz’e yapışmış
Tuzgölleriyle ağlayan bir babayım
Bitik bir kentim
Eski adını sayıklayan
Arkamda hüzün alayları, yıkımlar
Açık kalmış bir köy çeşmesiyim
Unutuştan sonsuza akan ” ( s. 177 – 178 )

ŞİİRSEVERE > “Şiir ki benim en güzel sahtekârlığım / Kendimle müşterek bir özel bahis / Has bahçemde biten o yapma gül” ( s.266 )

Hanife Hanım’ın İstanbul Maceraları | Mahmut Yesari

Hanife Hanım’ın İstanbul Maceraları | Mahmut Yesari ( 1895 – 1945 )

Okunma Zamanı: 22 – 23 Eylül 2021

Anlatı / Can Yayınları – Miras Serisi / 180 sf.

Derleyen ve yayına hazırlayan: Tahsin Yıldırım

Selâmlar,

Can Yayınları, epeydir Türk Edebiyatı Miras Serisi kitapları yayımlıyor. Seriye ait kitaplar içinde aldığım ilk kitap – bu kitapta da diyalogları olan – Osman Cemal Kaygılı’nın Çingeneler romanı idi. Afşar Timuçin, Edebiyat Estetiği adlı kitabında yazarı ve eseri çok övdüğü için merak edip almıştım, maalesef okumaya fırsat olmadı hâlâ. Dolayısıyla Miras serisinden okuduğum ilk kitap, Hanife Hanım’ın İstanbul Maceraları oldu.

Mahmut Yesari, biyografisine göre, güzel sanatlar okumuş. Karikatür çizmiş, roman ve öykü yazmış.

Ayrıca, “Eserlerinde Osmanlı’nın son, Cumhuriyet’in ilk yıllarında ortaya çıkan sosyal yapıya ve olaylara değinen yazar, günlük yaşamı ve insan ilişkilerini ustaca işlemiştir.” sözünün haklılığını kitabı okuyunca anlıyorsunuz kıymetli okurlar.

Zira tontiş Hanife Hanım – bayıldım kendisine – mahallenizin meraklı teyzesi olabilir, büyükanneniz olabilir; capcanlı bir karakter. Zaman değişmiş, kelimeler de değişmiştir.

Fatih Çarşambalı Hanife Hanım ve gazeteci Mahmut Yesari ile İstanbul kazan biz kepçe geziyoruz efendim. Artık boks ya da futbol maçı mı olur, balo mu olur, ‘bafur – vapur” gezisi mi olur, takılın peşlerine. “Noel Nine” bile dediler teyzeme! O kadar hayat dolu bir karakter Hanife Hanım! Zaman ona uymamış ama o zamana – pek aklı erip dili dönmese de – çok muzip bir şekilde gayet güzel uymuş!

Kitabı derleyip, yayına hazırlayan Tahsin Yıldırım’ a da teşekkür etmek isterim.

Sevgili okurlar, Hanife Hanım’ın İstanbul Maceraları‘nı okurken hem eğlenecek hem de âşina isimlere denk gelecekseniz. Biraz tebessüme ihtiyacım vardı, iyi geldi doğrusu. Vee bir de bilmediğim bir söz öğrendim; “sanki tasamın on beşiydi“…

“Umurumda değil” anlamında kullanılıyormuş! Çok sevdim! Eh bundan gayrısı size kalmış, bakalım siz neleri öğrenip, neleri seveceksiniz.

Sevgimle ve şevkimle ilettim. Sağlık, esenlik ve kitaplar hep sizinle olsun!

Alıntı:

Hanife Hanım: O ne?

Osman Cemal Bey: Radyo… Havadan dinlenen ses, çalgı aleti…

Hanife Hanım: Havadan mı? Buna şaştım… Demek çalgıların da insanlar gibi buluttan nem kapanları var? ( s.124 )

“Servi ağaçların en güzelidir. Tabii güzelliği ifade eden tek ağaçtır. Tabiatın bir sanat hediyesidir.” İbrahim Çallı (s. 78 )

Dünyayı Yeniden Büyülemek | Hasan Aksakal

Dünyayı Yeniden Büyülemek – Avrupa Romantizminden Portreler | Hasan Aksakal (d.1983 )

Okunma Zamanı: 28 Ağustos – 16 Eylül 2021

İnceleme / 1.baskı – Şubat 2021

235 sf. / Beyoğlu Kitabevi

Delilik ve büyülenme birbirine çok benzer. Büyücü deliliğin sanatçısıdır.” ( s.33)

demiş “Alman Romantizminin en önemli temsilcilerinden biri” olan Novalis. Buradan yola çıkarak, teşbihte hata olmaz diyerek, bir benzetme yapmak istiyorum hoşgörünüze sığınarak.

Üzümler olgunlaşınca “bağbozumu” yapılır. Pek çok verim elde edilir bu işlemden. “Dünyayı Yeniden Büyülemek” başlığını okuduğumda aklıma ilk gelen bu kelime oldu ne hikmetse. Zira ne oldu da bir “büyübozumu” hasıl oldu ve sonrasında “Dünyayı Yeniden Büyülemek” e yol verdi. Bu arada “Büyübozumu”ndan kastım yazar Murat Gülsoy’un aynı başlıklı kitabı değil elbette.

“Eleştirel kültürün kurucu bir unsuru olarak Romantizm hâlâ Novalis’in yaptığını yapmaya ve ‘büyüsü bozulan dünya’yı yeniden büyülemeye – dünyayı romantikleştirmeye – devam etmektedir.” ( s.19 )

Toplumların değişmesi, gelişmesi o toplumun olgunlaşması, refaha ve huzura ermesi anlamına gelmiyor her zaman. Yani her güzellik bir arada olmuyor ya da her ağacın kurdu kendi içinde olur mu demeliyim. Çünkü “dünyanın büyüsünün bozulması” nın sebepleri arasında, hem Sanayi Devrimi’nin hem de Fransız İhtilâli’nin yarattığı “büyük çalkantılar ve travmalar” gösterilmekte. Bütün bunların sonucu, yazarın ifadesiyle, “Romantik Devrim, (…); uçurumun kenarında dolaşan şairlerin, filozofların, yazarların, ressamların, müzisyenlerin, eleştirmenlerin elinde şekillenmiş“.( s.7)

Görünen o ki, tamamiyle iyi ya da tamamiyle kötü olarak tanımlamamalı olayları ve sonuçlarını. Neden? Çünkü sonuçları itibariyle bugün adlarını ve eserlerini duyduğumuz, gördüğümüz, okuduğumuz öyle muhteşem isimler çıkmış ki ortaya, şölen gibi! Lâkin kiminin hayatı hiç de şölen gibi değil cefa dolu.

“Fransız Romantizminin karakterine bütüncül bir bakış attığımızda, onda Sanayi Devrimi ve Fransız Devrimiyle yorulan toplumun kaçışlarını ve güncelin üstüne gelişlerini görürüz. Kaçışlar, uzak coğrafyalara ve uzak geçmişe iken; güncelin üstüne gelişi 1789 ve sonrasının büyük çalkantılarının anlatımıdır.” ( s.170)

Kitabın kapsamı Önsöz dahil on yedi bölümden oluşuyor ve kabaca şu şekilde:

İngiltere: Lord Byron, P. B. Shelley, S.T. Coleridge, W.Wordsworth, William Blake

Almanya: Goethe, Novalis, Schlegel Kardeşler, Hölderlin, Caspar David Friedrich ( ressam)

Fransa: Victor Hugo, Nerval, Lamartin, J.J. Rousseau, Delacroix ( ressam)

Rusya: Puşkin

İtalya: Ugo Foscolo

Polonya: Mickiewicz

Yazar ve akademisyen Hasan Aksakal, bu derece kapsamlı bir konuyu oldukça titiz bir çalışma ile – özellikle dipnot hassasiyetine ve emeğine çok saygı duydum ve beğendim – akıcı ve okuyanı merak ettiren bir üslupla kaleme almış. Kütüphaneme yeni kitaplar kattığını da ekleyeyim. Umarım yazarımız; bu kitapla bağlantılı olarak devam çalışması niteliğinde ve sonunda bir “üçleme” olacağından bahsettiği diğer kitapları da uygun zamanda biz okurla bulaştırabilir.

Romantiklere döneyim hemen…

Romantikler’in en önemli özelliğinin “doğadan” etkilenmeleri olduğunu ve bunu üst düzeyde adeta ibadet eder gibi bir ruh haline girerek, hislerini özellikle şiirle olmak üzere, roman, resim ve müzikle ifade etmişler. Bunu nasıl başardıklarını, Rüdiger Safranski’nin Romantik: Bir Alman Sorunsalı kitabından, yazarın aktardığı cümleyle açıklamak isterim. Şöyle ki :

Sıradan şeylere yüksek bir anlam, alışıldık olana gizemli bir itibar, bilinene bilinmeyenin onurunu, sonluya sonsuzluğun görünümünü vererek…” (s.19)

Sevgili Okurlar; ne kadar yazsam eksik kalacak kuşkusuz. Ancak şunu samimiyetle ifade etmek istiyorum; öğrenerek ve keyif alarak yaptığım dolu dolu bir okuma yolculuğuydu. Matruşka meşrepli bir kitap tanımını yaptım sürekli, çünkü elinizde bir kitap var ama bitirdiğinizde bakın bakalım kaç kitabı almak için not almışsınız! Ben şimdiden beş yeni kitap kattım kütüphaneme!

Bir kere değil çok kere dönüp okumak ya da ilgili bölüme başvurmak isteyeceğiniz Dünyayı Yeniden Büyülemek‘ i dikkatinize sunuyor, sevgimle ve şevkimle iletiyorum efendim.

Sağlık, esenlik ve kitaplar hep sizinle olsun!

Krallar ve Kurallar | Rıfat Ilgaz

Krallar ve Kurallar | Rıfat Ilgaz ( 1911 – 1993 )

Okunma Zamanı: 05 – 12 Eylül 2021

Türk Edebiyatı / Deneme / 10. baskı, 2018 /
140 sf.

…gerçek bir toplumcu, işini, öyküdür, düzyazıdır diye ayıramaz, kolay kolay. İnsan gerçek toplumcuysa, fırıncılık yaparken, öğretmenlik yaparken, öykü yazarken, düzyazıya başlarken de toplumcudur. Bir sanatçının karakteri sorunudur. (…), insan tankerler, şilepler gibi bölme bölme değildir. Bir bütündür.” ( s.45 – 46 )

Toplumcu gerçekçi yazarlar arasında gösterilen Rıfat Ilgaz’ın kaleminden bu kez bir denemesini okudum. Yine sevdim elbette. Samimi sitemlerini okurken, sanki yanında oturmuşum da sohbet ediyoruz hissini aldım. İnsanın canı yanınca, ya da can evinden vurulunca söylediği sözün de tınısı başka oluyor galiba.

Kimi zaman:

Açlık dünyanın her tarafında sömürgeciliğin kaçınılmaz felaketleri arasındadır.” ( s.69) diyerek emperyalizmi eleştiren;

Oktay Akbal çelişkisi bol bir yazardır. Çoğu zaman farkına varmadan bindiği dalı keser.” (s.44) diyerek edebiyat camiasından isimleri eleştiren;

Konaklar, hele konaklar… Yalılar, yalılar, yalılar… Torunlarını yüzlerce yıl önce düşünen açgözlü dedeler taa o zamandan çekiştirmişler duvarlarını…” ( s.50) diyerek gösterişe merakı eleştiren yazıları dahil hem siyaseti hem devletin kimi sorunlara yaklaşımını hem de edebiyat çevresinin encamını da es geçmeden; hatta “Hababam Sınıfı‘nın yazarı Rıfat Ilgaz değildir, Stepne’dir.” (s.133) diyerek okuyanı bir an için şaşırtan, toplamda otuz altı adet metinden oluşmuş Krallar ve Kurallar kitabı. Şimdi siz niçin “Stepne” diye soracak olursanız, kitabı okumanız gerekecek efendim.

Her biri “tam yerinde bir tespit” diyeceğiniz türden metinlerden mürekkep bir kitap Krallar ve Kurallar. Toplumsal sorunlarda yerinde saydığımızı, yirmi birinci yüzyılı idrak etmiş olsak da hâlâ acı bir şekilde görebiliyoruz.

Beni en çok etkileyen sitemlerinden biri ile son vermek isterim yazıma. Şöyle ki:

Görevliler, yazılarımızın altlarını kırmızı kalemle çizdiler. Ama kimi aydınlar, kimi sanatçılar, eleştirmenler, dergi sahipleri adlarımızı kömürle karaladılar. En acı yanı da, görevlilerden çok, onlar başardılar kutsal işlerini.” ( s.137 )

Geç gelen adalet, adalet olmuyor ama nihayetinde güneşin balçıkla sıvanmadığı da bir gerçek Kıymetli Kitap Dostları. Rıfat Ilgaz da ülkemizin güneşlerinden biri olmaya devam ediyor.

Susmak Susturmak Üzerine başlıklı yazısında bir şair için söylediği sözü, ben onun için kullanmak istiyorum hoşgörünüze sığınarak; Rıfat Ilgaz “öldüğü halde, hâlâ konuşuyor“!

Duymak, dinlemek isterseniz kitaplarından birinin kapağını kaldırmanız yeter.

Sevgimle ve şevkimle ilettim. Sağlık, esenlik ve kitaplar hep sizinle olsun!

“Yoksa seçim denilen şey, halkın açlığını, susuzluğunu, yoksulluğunu unutturmak için, dört yılda bir düzenlenen ulusal bir oyun mu?” ( s.69 )